3.5 C
Bursa
14 Ocak 2026 Çarşamba
spot_img
الرئيسية بلوق

İKİ BİRA PARASINA KAYBOLAN HAYATLAR

0

1. BÖLÜM : BİRANIN BEDELİ

1991: Ankara, Çinçin Mahallesi.
Dar gelirli iki ailenin çocuğu olan Haldun ve Cemal on yedi yaşındaydı. Sokakların, merdiven aralarının çocuğuydular; birbirlerinden ayrı bir hayat düşünemezlerdi. Mahalle, dostluğu da kavgayı da sert öğreten bir yerdi.

Oraların bilinen isimlerinden biri de Selim’di. Yaşı biraz büyüktü, ağabey sayılırdı. Kah bir çay ısmarlar, kah iki laf eder, bazen de bir şişe bira uzatırdı. Çocukların gözünde bu, küçük bir ikramdan öte; kendilerine verilen değer, “adam yerine konmak” demekti.

Bir akşam Selim onları yanına çağırdı.
— “İşiniz yoksa gelin, size birer bira ısmarlayayım.”
Çocuklar heyecanla kabul ettiler. Tekel bayisinden alınan şişelerle ıssız bir köşeye çekildiler. Selim dört bira almıştı; ikisi kendine, ikisi de çocuklara. İlk yudumlarda kahkahalar yükseldi; dar sokakların, yoksulluğun, gündelik sıkıntıların unutulduğu kısa bir andı bu.

Şişeler bitince Haldun’la Cemal utangaç bir sesle:
— “Abi, birer tane daha…” dediler.

Selim’in yüzü bir anda değişti. Sert bakışları geceyi keskinleştirdi.
— “Bedava mı lan bu? Ben sizin babanız mıyım, şerefsizler?” diye kükredi.

Sözler bir tokat gibi çarptı. O anın neşesi dağıldı; çocukların içi utanç ve öfkeyle doldu. Daha on yedi yaşındaydılar, gururlarını inciten en küçük söz, dağ gibi büyüyordu içlerinde.

Haldun’un eli cebine gitti, çakısını çıkardı. Sinirle ayağa fırladı.
— “Parayı ver, yoksa bozuşuruz!” diye bağırdı.

Çocukça bir öfke, cahilce bir cesaret… Selim korkudan geri çekildi. İki bira parası daha verdikten sonra mecburen onlarla oturmaya devam etti. İçten içe korkuyordu, ama belli etmedi. Çocuklar ise bunu zafer sandı; hem içeceklerini almışlar, hem de kendilerini aşağıladığını düşündükleri Selim’den sözde intikamlarını almışlardı.

Oysa bilmiyorlardı: Bu yaptıklarının “gasp” olduğunu. Daha düne kadar abi dedikleri insanlara yumruk göstererek istediklerini almanın sokakta olağan sayıldığını görmüşlerdi. Onların gözünde “zorla almak” kabadayılık sayılır, suç değil, güç göstergesiydi.

Ama Selim başka hesap yapıyordu. Eğer bu olay mahalleye yayılırsa rezil olacağını, kimsenin yüzüne bakamayacağını biliyordu. Çocuklar yanından ayrılır ayrılmaz soluğu polis karakolunda aldı. “İki velet beni gasp etti,” dedi.

O dönem, 90’lı yılların Türkiye’sinde, bir müştekinin beyanı çoğu zaman yeterliydi. Selim’in sözü, iki fakir gencin hayatını karartmaya yetti.

Gece yarısı polis kapılarını kırarcasına bastı; çocuklar daha ne olduğunu anlamadan kendilerini nezarette buldular. Ardından mahkeme, hâkim karşısı… Kimse Selim’e, “Sen on yedi yaşındaki çocuklara niye bira içiriyorsun?” diye sormadı. Her şey, bütün suç, iki çocuğun sırtına yıkıldı.

Cemal’le Haldun şaşkındı. Daha dün oyun oynadıkları sokaklarda “abi” dedikleri biriyle bira içmişlerdi; bugün ise demir kapılar ardında, cezaevinde buluyorlardı kendilerini. Fakirlik, savunmasızlık ve cahillik birleşmiş; özgürlükleri iki bira parası uğruna ellerinden alınmıştı.

Cezaevinin soğuk kapıları ardına kadar kapanırken, ikisi de hayatlarının hiç tahmin etmedikleri bir yöne savrulduklarını anlamaya başlamıştı.

2. BÖLÜM: İSMAİL İN GÖLGESİ

Cemal’in yolu, tahliye sonrası farklı açıldı. Ailesinin çevresi sahip çıktı, babasının yanında servis minibüsünde çalışmaya başladı. Direksiyonun başında güneşin doğuşunu izlerken, koğuşun ağır havasını geride bıraktığını hissediyordu. Belki de birkaç yara izi kalacaktı ruhunda; ama zamanla kabuk bağlayacak, kapanacaktı. Cemal çalıştıkça, alın terinin değerini öğrendikçe hayata tutunuyordu.

Haldun’un dönüşü ise bir boşluğa düşmekti. Cezaevinde babasını kaybetmişti; annesi yeniden evlenmiş, yabancı bir eve karışmıştı. Döndüğünde kucak açacak kimse yoktu. Sokakların sertliği başka, yalnızlığın sessizliği bambaşkaydı. İş aradı; her kapı, sabıkalı geçmişine kapanıyordu. Açlık ve çaresizlik omzuna ağır bir taş gibi çökmüştü.

Bir gün, çaresiz adımlarının arasında tanıdık bir yüz çıktı karşısına: cezaevinden bildiği, Otuzlu yaşların üzerinde, sert bakışlı İsmail. Gayrimeşru işlerden para kazanan, çevresinde sözü geçen biriydi. Haldun’u gördüğünde kolunu sardı:
— “Kardeşim, neyimiz varsa paylaşırız,” dedi.

Bu söz, aç bir insanın önüne bırakılan ekmek gibiydi. Sorgulayacak gücü yoktu Haldun’un. İsmail önce karnını doyurdu, ardından cebine sarı parlamento sigarasından bir paket bıraktı. “Kardeşimsin artık,” dedi.

Ofise gittiklerinde İsmail’in etrafı gençlerle doluydu. Hepsi saygıyla ayağa kalkıp “Hoş geldin abi” dediler. İsmail gür sesiyle:
— “Bundan sonra Haldun abinizdir. Bana nasıl davranıyorsanız ona da öyle davranacaksınız. Saygısızlık istemem.”

Kasadan bir tomar para çıkarıp Haldun’un önüne koydu.
— “Yanında bulunsun. Delikanlı adam parasız olmaz.”

Haldun’un gözleri doldu; ağlamak istedi ama gururu ağır bastı. O an içinde kırık bir umut kıvılcımı çaktı: “Artık kimsenin önünde eğilmeyeceğim.”

İlk gece İsmail, onu işlettiği gece kulübüne götürdü. Özel masa hazırlandı, şarkılar söylendi, ışıklar parladı.
— “Sen sadece eğlen kardeşim. Bundan sonra neredeysem sen de oradasın. Bana düşmanlık eden sana da düşmanlık etmiş sayılır.”

Ertesi gün, işin ciddiyeti ağırlaştı. İsmail kasadan bir tabanca çıkarıp Haldun’a uzattı.
— “Al kardeşim. Bu âlem böyle; delikanlıyı bozmak isteyecek çok o*** çocuğu çıkar. Belinde dursun. Dinimizde de silah sünnettir. At-avrat-silah, unutma.”

Soğuk metal beline değdiğinde, Haldun’un çocukluğu tamamen geride kalmış gibiydi. Artık bir “silahlı adam”dı.

Günler geçti. Yeni kıyafetler, para, itibar… Fakat her şeyin bir bedeli vardı. İsmail’in dünyası gölgeydi; kumar masaları, borçlar, pazarlıklar… Bir gün Haldun’a “Roş” diye bilinen bir hap verdi.
— “Hazır ol, çıkıyoruz. Bugün tetikte olacaksın. Bu adamlar tehlikeli, her türlü kahpeliği yaparlar.”

Mekâna girdiklerinde gerilim havada asılıydı. İsmail iki adamla masaya oturdu, sesler yükseldikçe Haldun’un nabzı hızlandı. İçindeki korkuyu bastırmaya çalışıyordu. Hapın etkisiyle sanki başka birine dönüşmüştü; gözleri keskin, cesareti taşkındı.

Bir anda iki adam bağırarak ayağa kalktı, İsmail’in üzerine yürüdüler. Haldun düşünmeden silahını çekti. Kurşunların sesi masayı, mekânı, hayatını yırttı. İki adam kan içinde yere yığıldı.

O an, zaman dondu. Haldun’un gençliği, bir tetik sesiyle paramparça oldu. İsmail’le birlikte hızla olay yerinden kaçtılar. Ertesi gün Haldun silahıyla polise teslim oldu. Kağıtlara “cinayet” yazıldı. Oysa sahnenin görünmeyen tarafında başka bir gerçek vardı: İsmail, kumar borcundan kurtulmuş, iki ortağını ortadan kaldırmış, kumarhaneyi tek başına sahiplenmişti.

Başta ziyaretler, avukatlar, paralar… İsmail’in eli Haldun’un üzerindeydi. Ama yıllar geçtikçe telefonlar kesildi, ziyaretler bitti. Duvarlar arasındaki Haldun yalnız kaldı. Geceleri koğuşun loşluğunda düşünürdü:
“Beni kurtaran insanı nasıl suçlayabilirim? İhanet mi etti, yoksa kader mi böyle yazıldı? Onu yargılamak bana ihanet gibi geliyor.”

Minnet, yalnızlık ve vicdan azabı iç içe geçti. Her gece aynı soruyla yüzleşti:
“Bir gün hesaplaşabilir miyim? Yoksa bana ilk elini uzatanın gölgesinde sonsuza dek susmak mı düşer bana?”

Ve belki de asıl cezası buydu: Vicdanı, elindeki tabancadan bile daha ağırdı.

ULUDAĞ’IN ÖBÜR HİKAYESİ

0

Anlatacağım hikayeler bu bilindik Uludağ’ın değil.

İtiraf etmeliyim; Bursalı olduğum halde, Uludağ’ın Öbür Hikâyesi’nden kırk yaşımdan sonra haberdar oldum. O da fotoğraf sayesinde.

Meğer Bursa’nın adını duyup yerini bilmediğimiz dört dağ ilçesi ve bu ilçelere bağlı 180 civarında dağ köyü varmış.

Uludağ’ın görünmeyen yüzünün hikayesi.

On yılların politikası olan köy okullarının kapatılması, hayvancılık ve tarımda teşviklerin kaldırılması, bu köylerin boşalmasına yol açmış. Terkedilmiş harabe evler, müşterisiz kaldığından kapanmış köy kahveleri ve köy bakkalları ilk dikkatimizi çeken şeylerdi.

Bursa’nın dağ köylerinin hikayesini derlemek ve fotoğraflamak amacıyla üç yıl sürecek, yaz ve kış ayırımı yapmadan devam edecek bir proje tasarladık.

Üç yılın sonunda ne öğrendin derseniz; Dağ yöresi köyleri isimlerindeki ‘viran’, ‘ören’ (Akçaviran, Belenören gibi) eklerin varlığı, Bursa’nın fethin- den bile önce buralara gelmiş Yörüklerin, yerli halkla karşılaşmadığı, kültür- lerini olabildiğince katışıksız koruyabildiği anlamına geliyor. Nitekim tarih- sel incelemeler de bu doğrultuda bilgiler veriyor. Yöresel kıyafetlerin hala kullanılıyor olması, ortak fırın, çamaşırhane, kışlık (konserve, tarhana, yufka, vs.) hazırlıklar… Tüm bunlar etkileyici bir birlikte yaşama kültürünü gösteriyor. Bu kültüre ait olmanın, Türk olmanın gururunu hiç bu denli şiddetle hissetmemiştim.

Bu güler yüzlü ve misafirperver dağlıların birçok hasletinin yanı sıra, ge- lişmiş ama biraz acımasız bir mizah anlayışı da var. İleride küçük hikayelerde bunların bir kısmını okuyacaksınız.

Derlediğimiz hikayelerden bazılarını, fotoğrafla ve dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım.

AİLEM OLUR MUSUNUZ?

0

(Koruyucu Aile)

Bu soruyu soran on üç bin çocuk var yurtlarda. Bunlardan ancak bin tanesi “evet” cevabı aldı. Bursa’daki şanslı çocuk sayısı ise sadece yirmi.

Evlat edinme müessesesinin ağır sonuçlarını hafifleten, çocuk ve koruyucu aile arasında daha kolay kurulabilir ve bozulabilir bir ilişki kuran “Koru- yucu Aile” projesi ne yazık ki işlememektedir. Buna karşın her yıl tüp bebek uygulamalarına daha fazla para harcanmakta, bu uygulamaları özendiren tıbbi kurumlar daha da zenginleşmektedir. Tabii on üç bin çocuğun umudunun fakirleşmesi pahasına…

Devletin iyi niyet ve üstün bir gayretle bu çocuklarımızı birer aileye ka- vuşturma çabaları, koruyucu ailenin talebi hâlinde aileye ücret de ödenmesine rağmen yeterli karşılığı bulmuyor.

Korunmaya muhtaç çocukların bir bedel karşılığı veya tamamen gönül- lü olarak, kısa ya da uzun süreli, bir aile ortamında gelişmelerini sağlamayı amaçlayan koruyucu aile, hukukumuza uzak olmayan bir zamanda girmiştir.

Aslında koruyucu aile olmak hiç de zor değil. Koruyucu aile hizmetleri, aynı isimli yönetmeliğe uygun olarak, Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından verilmektedir. 18 yaşını bitirmiş, Türkiye’de ikamet eden, evli veya bekâr T.C. vatandaşları, bulundukları ilin Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’ne bir di- lekçeyle müracaat ederek koruyucu aile olabilirler.

Yapılacak sosyal inceleme sonucu uygun görülen kişi ya da ailelere “koruyucu aile” statüsü kazandırılıyor.

Koruyucu aile periyodik aralıklarla sosyal hizmet çalışanları tarafından ziyaret ediliyor ve koruyucu ailelere, çocuk ve ailenin olası sorunlarının çö- zümünde yardımcı olunuyor.

Koruyucu ailenin talebi hâlinde bu aileye, hiç de azımsanamayacak belli bir ücret ödenmekte, çocuğun sağlık giderleri de tamamen devlet tarafından karşılanmaktadır.

İşte evlat edinme ve koruyucu aile müesseselerinin temel farkı da bura- dadır. Evlat edinmede kurulan bağ, evlat edinenin çocuklarına olan hak ve ödevleri ile tamamen aynı iken, koruyucu aileden beklenen yalnız sevgidir.

Ana-babasız çocuk, çocuksuz ana-baba olmaması dileğiyle…

Tanrı Nerede?

Bu kadar çok aileden söz etmişken, yıllar önce okuduğum küçük bir öy- küden bahsetmesem olmaz.

Hikâyenin Rabinrath Tagore’a ait olduğunu sanıyorum.

Yoksulun da yoksulu bir oduncu, eşi ve çocuklarıyla ormanda, derme çat- ma bir kulübede yaşıyormuş. Oduncunun Tanrı’yı bulmak, Tanrı’ya ulaşmak isteği gün geçtikçe bir saplantı halini almış.

Bir sabah gün henüz doğarken, eşi ve çocukları uykudayken kulübesin- den ayrılmış. Tanrı’ya kavuşacağı heyecanıyla ve hızlı adımlarla kulübesinden epeyce uzaklaşmış. Bir süre sonra “Nereye gittiğini” soran bir ses gelmiş kulağına. Etrafta kimseyi göremeyince tedirgin olan oduncu; “Tanrı’yı bulmaya, Tanrı’ya kavuşmaya!” diye cevap vermiş.

Hemen ardından sesi bir kez daha duymuş oduncu; “Öyleyse neden ondan uzaklaşıyorsun?”

AİLEM OLUR MUSUNUZ?

0

(Evlat Edinme)

Ne zaman bir çocuk fotoğrafı çeksem kimsesiz ve yurtlarda kalan evlat- larımız aklıma gelir ve kendime şu soruları sorarım, her çocuğun mutlu ve bakımlı olmaya hakkı yok mu?

Çocuk anne karnında mı büyür yoksa yürekte mi? Doğuran mı anadır; emek veren mi? O zaman yurtlarda kalan binlerce çocuğun ailesi nerede? Cevabı her ne olursa olsun bu çocukların yürekten bakılmaya ihtiyacı var. Bu çocukların gerçek bir aileye sahip olabilmesi için de onlara kucak açmalıyız. Bu da iyi bir düzenlenmiş evlat edinme hukuku ile pek ala mümkündür.

Eski evlat edinme hukukumuz, yeni TMK ve bağlı yönetmeliklerle de- ğiştirilmiştir.

Evlat edinme koşullarını sıraladıktan sonra yeni usul hakkında eleştirile- rimi sıralayacağım.

  • Eşlerin en az beş yıldan beri evli olmaları veya her ikisinin de otuz yaşını doldurmuş bulunmaları,
  • Evlat edinecek kişi veya eşlerin, evlat edinilenden en az 18 (on sekiz) yaş büyük olması,
  • Çocuğun, evlat edinen tarafından en az bir yıl süreyle bakılmış ve eği- tilmiş olması,
  • Evlat edinmenin herhâlde çocuğun yararına bulunması,
  • Mümeyyiz (Ayırt etme gücüne sahip olan) çocuğun rızasının alınması,
  • Çocuğun (varsa) ana ve babasının rızasının bulunması,
  • Çocuğun vesayet altında olması hâlinde vesayet dairelerinin izninin alınmış olması,
  • Evlat edinenin en az ilkokul mezunu olması.

Hepsi tamam da “Çocuğun, evlat edinen tarafından en az bir yıl süreyle bakılmış ve eğitilmiş olması” koşulu oldukça can sıkıcı. Bu koşulun, bek- lenen yararı sağlamaktan ziyade psikolojik yıkımlara yol açarak, çocuk ve müstakbel ebeveynlerine zarar vermesi kuvvetle muhtemeldir.

Yukarıdaki koşulların tamamının sağlanarak evlat edinme prosedürünün tamamlanması, ortalama dört yıl sürmektedir.

Yıllarca evlat hasreti çekmiş bir anne babanın iki yaşındaki bebeyi evlat edindiğini düşünelim. Birkaç gün içinde kurulan o sıcak bağın gerçekten bir evlatlık ilişkisine dönüşüp dönüşemeyeceğini bilemeden yıllarca bekleyişte kalmak, bebeğin her an kendilerinden alınabileceği kâbusuyla yaşamak, hatta anaokulu ve ilkokula çocuklarını kendi nüfus bilgileri yazılı olmayan, bam- başka insanların ana baba hanelerinde göründüğü bir nüfus kâğıdıyla yazdır- mak… Tüm bunlar katlanılabilir bir eziyet gibi görünmüyor.

Benzer bir davada, evlat edinecek müstakbel anne ve baba, evlat edinme- ye izin için yapılan duruşmaya çıktılar. O sıralar altı yaşına gelmiş çocuğun kendilerinden alınacağı endişesiyle (Allah kimseyi bu korkuyla yaşatmasın) ve berbat bir ruh hâliyle duruşmada endişe ve sinir bozukluğu ile titriyorlardı.

Hâkim, müstakbel babaya adını soruyor, baba: “Onu benden kimse ala- maz,” diye cevap veriyor. “Küçüğü evlat edinmek istiyor musun?” diye soru- yor: “Anca cesedimi çiğnerseniz alırsınız.” diye yanıtlıyor.

Hâkim, tarafların ruh halini anladı ve gülümseyerek devam etti: “Size ihsas-ı reyde (Hâkimin davanın sonucu hakkında fikrini söylemesi, ki hu- kukumuzda yasaktır ve hâkimin reddi sebeplerindendir.) bulunayım da bir rahatlayın. Sorularıma doğru dürüst cevap verin, beni de yormayın. Tamam, küçüğü ikinize verdim gitti. Yeni evladınız size, siz de evladınıza hayırlı olun. Şimdi adını söyle, efendi!”

Rahatlayan anne ve baba güle oynaya soruları yanıtladı. Duruşma biter bitmez, çocuklarını da aralarına alarak birbirlerine sarıldılar, sevinç gözyaşla- rı ile adliyeden ayrıldılar.

Evlat edinme duruşmasına girdiğim bu aileden zaman zaman haber alı- yorum. Küçük kız üniversiteyi bitirmiş, öğretmen olmuş. Şimdilerde gönlünü kaptırdığı bir yakışıklıyla evlilik hazırlıklarının telaşındaymış.

18 yaşına geldiğinde evladına “taşın” ya da “kira öde” diyen Batılı ve soğuk anlayıştan devşirilen bu düzenleme, bizim gibi evlat düşkünü, ölüm döşeğinde bile evladını gördüğünde yüzü gülen sıcak toplumlar için hiç de uygun değil.

Elbette devletin sunduğu imkânlar eskisine nazaran çok daha fazla. Hiç- bir çocuğu sokakta bırakmaz. Lakin asıl olan, çocuğun aile ortamında yetiş- mesidir. Evlat edinme bu ağır koşullarla zorlaştırıldığından, yurda düşen (!) çocukların, eskiye nazaran daha azı evlat edinilebilmektedir.

Evlenen çiftler sapık mı, psikolojik sorunlu mu, akıl zayıfı mı, bencil mi, sorumluluk sahibi mi, peydah ettikleri çocuklara maddeten ve manen baka- bilecek düzeydeler mi, vs. hiçbir şeyi umursamaz mevzuat hazretleri. Fakat evlat edinmek isteyen yüce gönüllü insanlardan tomarla belge isteyip yığınla rapor alır. Evlerine dahi gidip, örneğin tırabzanlardaki aralıkların geniş oldu- ğu gerekçesiyle çocuğun yaşamasına uygun olmadığı şeklinde tutanak tutar. (Bu örneği, işlerini ne denli titiz yaptıklarını anlatan sosyal hizmetler görev- lisinden bizzat dinledim.)

Bu türden işgüzarlıklar ‘Evlat edinmenin her halde çocuğun yararına bu- lunması’ koşulundan çıkarılan vazifelerdendir.

Tüm bu güçlükler insanları, biyolojik ana babanın rızasıyla evlat edine- rek veya çocuğu kendi evlatlarıymış gibi nüfusa yazdırarak usulsüzlük yap- maya itmektedir.

Kanaatimce evlat edinmenin koşulları biraz daha yumuşatılmalı, bilhassa evlat edinme şartları, en asgari sürede tamamlanabilir hale getirilmelidir.

SÜRDÜRÜLEBİLİR EVLİLİK İÇİN TAVSİYELER

0

Mesleki tecrübelerim beni, boşanmaların dönemsel olarak yoğunlaştığı bazı evlilik yıllarının varlığına inandırdı.

Önceleri, boşanmaların yoğunlukla ilk birkaç yılda veya yirmi beş sene- den sonra yoğunlaşmasını hayretle karşılardım. Yeni evlilere, eşinin bu denli geçimsiz biri olduğunu bu kısacık sürede nasıl anladığını, eski evlilere ise bu kadar geçimsizdi madem neden eşine otuz sene tahammül ettiğini sorardım.

Sanırım yıllar geçtikçe cevapları buldum.

Evlilikleri dönemler halinde inceleyelim, görelim: “Acaba boşanma vak- tinde misiniz?” İşte size bazı ipuçları…

Evliliğin İlk Yılları

Bu dönemde kafeterya ve eğlence yerleri gibi pozitif mekânlarda buluş- malar, (bizim zamanımızda muhallebicide buluşulurdu), geleceğe dair hepsi mutlaka güzel olan hayaller kurmalar geride kalmıştır.

İmzalar atılmış, tapu kayıt ve tescil işlemleri çoktan yapılmıştır. Tapu (ev- lilik cüzdanı) yengenin cebindedir. Eniştenin ise artık yengeyi elde etmek için şirinlikler yapmasına gerek yoktur.

Şairin dediği gibi çiftler: ‘’Ateşin yaktığını, demirin sert olduğunu’’ öğ- renmişlerdir. Artık el ele, batan güneşi seyretmek, canlı müzikle yemek yemek gibi…

Tüm bunlar vakit ayrılabilir işler değildir. Şimdi güçlükle uyanılan sa- bahlar, işe yetişme telaşıyla yapılmayan kahvaltılar, hazırlanamamış sofralar zamanıdır. Yahut her akşam aynı saatte eve dönme, arkadaşlara hayır deme, çamaşır yıkayıp ütü yapma vaktidir. Her iki taraf da anne evinde bir prens yahut prenses olmanın ayrıcalığının bittiğini açıkça anlamıştır.

Daha da tehlikelisi, her akşam ve her hafta sonu; hatta her tatil günü bir- likte geçirilmesi gereken ‘zorunlu’ zamanlar başlamıştır. İşte bu tehlikeli dö- nemde, hain sorular peşi sıra akın eder:

“Sabahları uyanamadığından hiç söz etmemişti?” “Ne yani, kahvaltıyı da ben mi hazırlayacağım?”

“Diş macununu ısrarla ortadan sıkmak ne tür bir haz verebilir insana?” “İnsaf ya! Her gün bu kadar çamaşır çıkarılır mı?”

“Çorapların yerlere saçılmasını anlarımda, annemin hediyesi manzara resminin köşesine taktırmayı nasıl başarmış?”

“Eşofmanların çıkardığın yerdedir, ne demek yahu?”

Bu deli sorular uzayıp gider. Bir gün en tehlikeli soru gelir akla; “Neden tüm ayrıcalıklarımdan ve haklarımdan feragat edip bu kadın yahut adamla vakit geçirmek zorundayım?”

Bir kez evlilik sorgulanmaya başladı mı, aile mahkemesine iş düşebilir. Kıssadan hisse: “Bu dönemde taraflar yalnız ve baş başadır.” Evlilik için en tehlikeli şey de budur.

Çocuklu Yıllar

Rahat olabilirsiniz. Hala yeterince Batılı olamadığımızdan, çocuk bizim için önemlidir. Her şey onlar içindir. İyi gitmeyen bir evliliğin yahut kişisel mutluluğun lafı bile edilemez. Çocuklar mutlu olsun yeter. İstisnalar bir yana, çocukların konuşmaya başlayıp hayırlısıyla mürüvvetlerinin görüldüğü güne kadar süren güvenli bir dönemdir çocuklu yıllar.

Ne çorap ne diş macunu ne kahvaltı ne sofra ne de çamaşırların öne-   mi yoktur. Eşinize sinir olmaktan daha önemli işleriniz vardır; çocuğunuzun hangi dershaneye gideceği, matematikçinin notunun neden kıt olduğu, mastır yapmasının faydalı olup olmayacağı gibi…

Kuşlar Yuvadan Uçtu

İşte baş başa kalınan o zor yıllar geri geldi. Artık çocukların her birinin bir yana dağılıp, iş güç, ev bark sahibi oldukları bu dönemde eşler, genç sa- yılabilecek yaşlardadır. Henüz sağlık problemleri olmadığından, birbirlerine zorunlu ihtiyaçları yoktur.

Evlilik bozmakla görevli düşünceler bir bir akın etmeye, evliliğin çocuk- suz dönemlerindeki o hain sorular geçit resmi yapmaya başlamıştır.

Sıkın dişinizi, yeterince yaşlanabilirseniz, evliliğiniz yine kurtulacak.

Altmışa Yaklaştınız

Evliliğinizin en güvenli yıllarında olduğunuzu bilin. Artık sağlık prob- lemleri başlamıştır. Eşinize şiddetle ihtiyacınız var. Üstelik o çok güvendiği- niz çocuklarınız, kendi çocuklarıyla ilgilenmeye, yeni bir araba almaya, koo- peratife girmeye çalıştıkları için, bayramdan bayrama şöyle baştan savma bir ziyaretle sizi geçiştirmektedirler.

Sizinse elini öpeceğiniz, başınızı okşadığında güven duyacağınız, sesini duyduğunuzda rahatlayacağınız bir anneniz ve bir babanız yoktur. Çoktan göçüp gitmişler.

Şimdi çok daha iyi anlıyorsunuz: Bu dünyada çok yalnızsınız. Sizi, hayat arkadaşınızdan başka kimse taşımaz. Yalnız o ve hep o yanınızdadır.

Ölüm sizi ayırana kadar, uzun ve mutlu beraberlikler dileğiyle…

AMATÖR İŞLER

0

İnsanların hayatını kazandığı işler dışında başka uğraşlar da edinmesinden yanayım. Üstelik bu başka uğraş, hobi, merak… Her ne ise hem sürekli hem de başkalarına (en azından meraklısına) yararlı olmalı.

İnsanın ilk gençliğindeki merakları da uçuk oluyor. Ben kendi hesabıma paraşütçülüğü seçmiştim. (Yeterince uçuk sanırım. Hem uçmakla da ilgili.) Bu iş tehlikeli ve heyecanlı. Ama hepsi o kadar. ‘Yarar’ koşulunu sağlamak bir yana, paraşütçünün birkaç dakika süren yere düşüş hikâyesi için tonlarca benzin yakan uçak havalanıyor; pilot, teknisyen, uçuş görevlileri, yer hizmetleri, hocalar ve şair onlarca insan seferber oluyor. Başkalarına bir sürü zahmet veren paraşütçülüğün kişisel bir yararı da yok. Günlük hayatta paraşütünüzü yanınızdan ayırmasanız bile, bu hobinizden yararlanma şansınız yok. Örneğin, “Açılın, ben paraşütçüyüm.” diyebileceğiniz bir ortamla hiç karşılaşmayacaksınız. (Matematiği beceremeyip “Bunlar günlük hayatımızda ne işe yarar ki?” diyen lise öğrencilerine benzedim sanırım.) Bu arada paraşütçülüğü seven ve keyifle yapanlara sözüm yok. Ben kişisel deneyim ve düşüncelerimi aktarıyorum sadece.

Sonraki yıllarda model uçak (yaş ilerledikçe merak da irtifa kaybediyor), tekne, amatör balıkçılık vs… Bunlardan model uçakla uğraşmanın el becerisine katkısını kabul ediyorum. Amatör balıkçılığın da kişisel ve toplumsal yararını gördüm. En azından şanslı olduğum hafta sonları, çoluk çocuk; hatta yakın komşular doya döküm balık yediğimiz sıklıkla vakidir. Ancak tüm bunlar da ‘süreklilik’ koşulunu taşımayan, genellikle mevsimsel uğraşlar. Ben de birkaç yıl gibi kısa sürelerde her birinin bu türden açıklarını görüp vazgeçtim.

Otuzlu yaşlarımın ortalarında, o dönemin klasik krizlerinden spor yapmak merakıyla tenisi seçtim. Hülya Avşar’ın tenisi seçmemdeki etkisini itiraf etmeliyim. Kendisiyle tanışıklığımız nedeniyle telkinlerine uymuş falan değilim. Benim amacım, bünyeye uygun, hafif ve tembel işi bir spor bulmaktı. Planıma göre hem yorulmayacak hem de spor yapacaktım.

Hülya Avşar’dan kinaye: “Kız sporudur, ne kadar yorucu olabilir ki?” diye tenise başladım. Tenisle ilgilenenlerin müstehzi tebessümlerinin farkın- dayım. Tabii ki kazın ayağı öyle değilmiş. Yahu bu kadar yorucu spor olur mu? Sanki taş taşıyıp ekmek parası kazanıyorsun! Tenise hemen tövbe edip normal insanların hayatına döndüm.

Kırka yaklaşırken hâlâ ne denli genç olduğumu göstermem gerekti. Motorculuğa başladım. Vücuda sıkı sıkıya oturan, omuzları takviyeli mont ve başta fiyakalı bir kaskla her motorcu 19,5 yaşındadır. (Bu yaştan sonra insan- ların daha akıllı işler yapacağı varsayımından hareketle böyle kabul ediliyor olabilir.)

Motorculuktan çok şey öğrendim doğrusu. Örneğin, mevsimlerin sesi, ağaçların kokusu varmış. Yalnız sandığınız motorcunun, adını bilmediği bir sürü arkadaşı varmış. Motorcular arasındaki dayanışmaya inanamazsınız. Motorluysanız, başınız derde girdiğinde hemen yanınızda bitiverirler.

Aslında kaza yapıp ayağım kırılıncaya kadar her şey iyi gidiyordu. Çoluk çocuğun: “Bizi babasız, kocasız bırakma!” türünden arabesk yalvarışları beni ikna etti. Yüreğimde sevgisini alıkoyup ‘BMW F650’mi sattım.

Gizliden gizliye başka motorculara artçı olmak dışında motora binmedim yıllarca. Ancak kırık bir ayakla hayatın ne denli zorlaştığını, bu türden bir özrü ömür boyu taşıyan insanların neler çektiğini, bizimse ne kadar bencil ve duyarsız olduğumuzu öğrendim.

Bu tehlikeli işten sonra kırk yaşında bir adamın ağırlığına uygun, saygın ve herkesçe kabul edilebilir bir merak buldum: ‘’Hattatlık.’’

Henüz yedi yaşımdayken mahallenin Kur’an kursunda on beş günde Kur’an okumayı sökmüş benim için, hat sanatıyla yazmak ne kadar zor olabilirdi?

O sıralar Kerküklü Hattat Muhammed Necip, Bursa’ya yerleşmişti. Bildiğim kadarıyla başka da hattat yoktu. Derslere başladık.

Kısa sürede oldukça iyi bir mesafe kat ettim. ‘Birkaç ay sonra ilk kişisel sergimi açarım.’ diye hayaller kurarken, 19. yy’da yaşamış büyük bir hatta- tın, uzun ömründe seksen yılı aşkın süre fiilen hat sanatıyla ilgilendiğini, son günlerinde de “Tam da bir harfi güzel yazmaya başlamıştım, şimdi ölecek miyim?” diye serzenişte bulunduğunu okudum.

Pek tabiidir ki hattı da bıraktım. Çünkü benim o kadar vaktim yoktu. Ama şimdi bir hat yazısının çeşidini, hatta kısmen de dönemini söyleyebilecek, keyifle izleyip hattatını takdir edebilecek kadar anlıyorum bu zevkli uğraştan.

15 yıl kadar önce, bir arkadaşımın söz ettiği BUFSAD (Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği) tarafından düzenlenen temel fotoğraf eğitimi programına katıldım. Bu programla hayatımın en zevkli ve anlamlı dönemi açıldı dersem, abartmış olmam doğrusu.

Fotoğrafın sanat olup olmadığını tartışacak değilim. (Zaten değil.) Ama fotoğrafın “yaşama tanıklık etmek” olduğunu kimsenin yadsıyabileceğini sanmıyorum.

Bu derneğin bir süre yönetim kurulunda görev aldım. Fotofest fikrinin geliştirilmesi ve Bursa Büyükşehir’e kabul ettirilmesi, görev aldığım bu yö- netim kurulunun başarısıdır. (Utku Başkanın kulakları çınlasın.)

Bufsad’da Belgesel Atölyesi’ni kurup uzun süre başkanlığını da yaptım. Üç yıl süren ‘’Uludağ’ın Öbür Yüzü’’, ‘’Senfoni’’, ‘’Gezek’’, ‘’Minarelerden Bursa’’, ‘’29 Teravih’’ ve sayısız belgesel çalışmayı bu atölyedeki fotoğrafçı arkadaşlarımızla yaptık, sergiler açtık.

Bakmayı ve görmeyi öğrendiğim fotoğrafçılıkla birçok tanıklığım oldu; yaşama, insana, tarihe, kültüre, kente dair. Tüm bunları, “Herkesin kendine ait bir günü olmalı.” inancım gereği, her haftanın bir gününde yapıyorum. İş güç, aile gibi mazeretlerin arkasına sığınmadan ve tembellik etmeden mutlu oluyorum.

Bursa / Botanik Park

Renklerin en güzel olduğu Kasım ayında bir çekim

DAĞLI ÇOCUK

0

Bufsad (Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği) Belgesel Atölyesinde olduğumuz yıllardaydı. Sanırım 14-15 yıl önce. 180 civarındaki Bursa dağ köylerini konu alan uzun soluklu bir belgesel fotoğraf çalışması yapıyorduk.

Sıra Keles ilçesi köylerine gelmişti. İlki Bursa’ya en yakın olanıydı, oradan başladık. Pek çok dağ köyü gibi, ekilebilir alanları kısıtlı bu köyde de yoksulluk hemen göze çarpıyordu.

On yaşlarında bir çocuk ilgiyle bizi izliyordu. Adı Yusuf’muş. Biraz ısınınca da bize mihmandarlık gibi bir görev çıkardı kendine.

“Senin de fotoğraflarını çekelim.” dediğimizde sahip olduğu en kıymetli şeyi; bir sokak köpeğini kucağına alıp poz verdi.

Vakit öğlen olmuş, ufaktan acıkmaya başlamıştık.

Aramızdaki konuşmaları duyan Yusuf, gözlerini kocaman açarak; “Siz aç mısınız?” diye sordu. “Yok oğlum, hadi sen işine gücüne bak!” deyip başımızdan savdık.

***

Hikâyenin en başına gidersek; Uludağ’ın sert doğası ve zirveleri bura insanlarının yüreklerini hafifletmiş, hissedebiliyoruz. Yabancıya karşı ilgi dolu ve cana yakın duruşlarıyla hemen sizi sıcak bir rüzgâr gibi sarıveriyorlar. Herkes ama herkes selam veriyor ve gülümsüyor.

Bu köy, Keles’in ve genel olarak Bursa’nın dağ köylerinin çoğunda olduğu gibi, bir Yörük köyü. Kökleri Orta Asya’ya dayanan bu Türkmenler, Bursa’nın fethinden bile önce buralara yerleşmişler. Toplulukların çoğunda görülebilen bir olgu olarak ‘kuruluş miti’, bu köyün insanları tarafından da paylaşılıyor: Söylenceye göre hayvancılıkla uğraşan üç birader, otlatmak üzere yakın yörelere hayvanları getirip götürmenin zorluğundan olacak, ayrı yurt tutmayı ve orada ikamet etmeyi uygun buluyorlar. Ağabeyler mevcut köyleri mesken tutarken, küçük kardeş yeni bir köy kuruyor. Köyün adı ilk zamanlar Şeytan Köyü. Neden bu ismi vermişler diye soruyoruz; ‘E, ne de olsa küçük, şeytan olur’ diyerek gülümsetiyorlar bizleri.

Bir Ali Osman amcası var köyün. Güler yüzlü bir ihtiyar delikanlı. Çilek toplarken karşılaşıyoruz onunla ve ninemizle. Ali Osman Amca seksenli yaşlarında ama yaşından beklenmeyecek bir çevikliğe ve dinçliğe sahip, sohbet ehli bir Türkmen. II. Selim dönemindeki bir seferberlikte bu köyün sakinlerinin yaptıkları maddi ve manevi fedakârlıklardan bahsediyor. Çanakkale Şehitliği’nde, köyden üç ölümsüzün medfun olduğunu gururla anlatıyor.

Bu köyün sakinlerinden Nail Ağabey, biri önceki evliliğinden olmak üzere, dört çocuğu ve Van’lı eşiyle oldukça mütevazı bir yaşantı sürüyor. Van’lı Kürt kızıyla, dağlı Türkmen’i bir araya getiren tevafuğu merak ediyoruz.

Köy fakir, Nail Ağabey fakirin fakiri. Eşi vefat edince kimse varmamış ona. O da düşmüş Van yollarına. Bir tanıdık vasıtasıyla bulduğu Kürt kızına nikâhı basıp getirmiş köyüne.

Yenge hemen lafa karışıyor; “Kandırdı beni bu dağlı. “Bursa’da Heykel’in karşısında iki katlı evim var, dedi.” Eliyle okul bahçesindeki Atatürk büstünü işaret ederek; “Nereden bileydim o heykelin bu heykel olduğunu? İki katlı dediği ev de bu ev. Çatlayan, dökülen kerpiç duvarların aralığından komşulara el sallayabilirsiniz.”

Nail Ağabey’in bu ince kelime oyunu hepimizi güldürüyor. “Kızmadın mı, gücenmedin mi?” diye sorduk. “Yok.” dedi. “İçim ısınmıştı. Şükür hâlimize.”

Allah güzel okuyan çocuklar nasip etmiş onlara. Şimdilerde mutlu mesut yaşıyorlar. Serde biraz fakirlik derdi var amma, en büyük zenginliğin, nasip neyse elindekiyle yetinmek olduğunu gayet iyi biliyorlar.

Nail Ağabey’in ilk evliliğinden olan güzel kız Ayşegül, şeker mi şeker, uslu mu uslu. Hamaratmış aynı zamanda. Annesinin ameliyatında evi o çekip çevirmiş. “Bir de komşularım baktılar, bana çok yardımcı oldular, Allah razı olsun hepsinden.” diyor Van’lı gelin, gözlerinin içi gülerek.

Hamiyetli, yardımsever, komşu hakkını kardeş hakkıyla bir tutan Türk insanının ‘birlikte yaşama (co-existence)’ kültürü içimizi ısıtıyor.

***

Yusuf’u başımızdan savdığımızı zannederken, birkaç dakika sonra güçlükle taşıdığı koca bir siniyle çıkageldi yanımıza. Annesine evde ne varsa tabaklara koydurmuş.

“Doyurun karnınızı ağabey” derken ilave de ediyor; “Eve gelseniz daha rahat edersiniz.”

On yaşındaki bir çocuk, doyurmak için dört yetişkin adamı evine davet edebiliyor ve bunun için kimseden izin almak zorunda hissetmiyordu.

Bu güzel insanlarla ahbaplığımız hâlâ devam ediyor. Ailece de kaç kez misafir olduk. Her seferinde sıcak ve samimi karşılandık. Hemen her dağlı gibi kız erkek ayırmadan çocuklarını okutmaya çalışan bu insanları hep takdir ettik.

Yusuf, onca yokluk ve yoksulluk içinde okuma savaşı verdi. ‘Elim bir an önce ekmek tutar’ diye Astsubay okuluna müracaat etti. Kazandı ve öğrenimini başarıyla bitirdi. Tayin için gün sayarken Fetoş’un meczupları darbeye kalkıştı.

O günleri sesi titreyerek anlatıyor: “Nizamiyeden dışarı çıkamıyorduk. Vatandaş bize Yunan askeri muamelesi yapıyordu. Sözlü sataşmaların yanı sıra fiili saldırılar da olunca dışarı çıkamaz olduk.

Ekmek ve yemek dışarıdan geliyordu. Kalkışmadan sonra ne ekmek getirdiler, ne yemek. Resmen açlıkla mücadele ediyorduk. Birkaç gün sonra polis geldi. Hepimiz sivil giyimliydik. Kimliklerimizi istediler. Benim verdiğim kimliği polis; ‘Astsubaymış bu pezevenk!’ deyip yere attı. Kimlikte bayrağımız vardı ağabey. Hemen yere atladım, kimliği gösterip polise; ‘Bayrağı görmüyor musun, nasıl yere atarsın?’ diye sitem ediyorken esaslı bir tekme yedim.

Hepimizi derdest ettiler. Birkaç gün sonra bıraktılar. KHK ile ordudan atıldık. Umudumu, geleceğimi, ailemin onca fedakârlığını bir çırpıda kaybettik.

Birkaç ay sonra bu kez Fetö’cü olarak gözaltına alındım. Sonrasını sen de biliyorsun ağabey. Allah razı olsun, Emniyet’te ve Adliye’de yalnız bırakmadın beni.”

Yusuf hakkındaki soruşturma, itirafçının birinin ‘Yusuf’u da dershanede gördüm.’ demesiyle başlamıştı. Yusuf’a dershaneye gidip gitmediğini sorduğumda; “Ağabey, ne dershanesi? Köyden Bursa’ya minibüs parası bulursam seviniyorken, dershaneye gitmemin imkânı var mı? Bedava deneme sınavı ilanını görüp, dershanenin sınavlarına iki kez gittim.”

Bundan başka, açmadığı, görüşmediği, HTS kayıtlarında da görüşme süresinin 0 (sıfır) saniye olduğu bir ardışık arama da, Fetö üyeliğinin delili olarak dosyaya girdi.

Olağan koşullarda bu delillerle terör örgütü üyesi olarak suçlanamayacağını, ancak olağanüstü zamanların olağanüstü yargılamalarında sonucu kestiremediğimi söyledim Yusuf’a.

Tutuksuz yargılanan Yusuf’un Fetö üyesi olduğuna kanaat getiren mahkeme hapis cezası verdi. İstinaftı, temyizdi derken karar hâlâ kesinleşmedi.

Yusuf yıllardır adli kontrol altında. Ne geleceğini planlayabiliyor, ne bu gününü değerlendirebiliyor.

“Kader ağabey” diyor, “ötesi yok!”

HÜSEYİN ÖZEN

0

İçimi en çok acıtan davalarımdan.

Cezaevinde devlete emanet edilmiş, devlet terbiyesi almış bir adamın, ihmaller zinciriyle kedi yavrusu gibi sessiz sedasız ölüp gittiği bir hikâye. Bize hikâye, oğullarına, kızına ve eşine dram.

Hüseyin Özen, Telekom’da müdür. Mütedeyyin bir insan ama bundan önce akılcı bir mühendis. On sene önce arkadaşlarının ısrarıyla cemaatin “sohbet” adını verdiği birkaç toplantısına katılıyor. O dönemde iktidar ve cemaat barışık. Fetullah’a “Hoca Efendi” demeyen bürokratların yükselmek bir yana, mevcut makamını koruyamadıkları zamanlar.

Buna rağmen Hüseyin, pek haz etmediği bu toplantılara bir daha katılmıyor.

Eşinin eklem şikâyetlerine derman olabilir düşüncesiyle, iktidar partisinin toplantılarını yaptığı, anlatıla anlatıla bitirilemeyen Kızılcahamam’da birkaç gün konaklıyorlar.

Günün modası bir Balkan gezisine arkadaşları ile katılıyor. Bu kulaklar Ağır Ceza Mahkemesi başkanının; “Uçakta iki tane Fetöcü varmış? Ne diyorsunuz?” sorusunu da duydu.

Dayanamayıp, “Ben Bursa’da yaşıyorum. Bu şehirde binlerce Fetöcü vardır herhâlde. Bu Fetöcülerle aynı şehirde olmak beni Fetöcü yapar mı sayın hâkim?” diye sordum sanık müdafii olarak.

“Öyle saçma şey olmaz!” “Bence de!”

Fetö suçlamasıyla tutuklanmıştı. Cezaevindeydi ve henüz davası açılmamıştı. İlk görüşmemizde tutuklanmasını, “Her şerde bir hayır vardır.” diye karşılayan bir başka müvekkilim olmamıştı.

Bunca yıllık Müslümanım ama kadere imanın ne anlama geldiği, Hüseyin’in bu cevabında vücut bulmuştu.

Yargılama sürecinde her nedense birçok başkan, üye, savcı değişti. Müvekkilim hakkında tutuklu kaldığı süre göz önüne alınarak iki celse üst üste tahliye talebinde bulunan savcının bu talepleri mahkemece reddedildi. Ki biz avukatlar abartılı olarak şöyle deriz; “Savcı idam ister, mahkeme beraat verir.” Bu yargılamada durum tam tersiydi.

Sonra savcı değişti. Hüseyin hakkında Fetö üyeliğinden ceza verilmesini istedi. Mahkeme isteğe uydu, müvekkilimin terör örgütü üyeliğinden cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar verdi. Mahkemenin mahkûmiyet kararının gerekçeleri bizce tatmin edici değildi. Hepsi 17-25 Aralık öncesine ait aynı uçaktaki Fetöcüler, Kızılcahamam tatili, birkaç sohbete katılmış olmak gibi şeylerdi.

Mahkemelerin cinayet, tecavüz, gasp, dolandırıcılık gibi ağır suçlarda Türk Yargıtayı’nın yavaş işleyişini gözeterek; “Uzun sürebilecek temyiz sürecinde sanığın haklarını kullanmasını temin amacıyla tahliyesine…” şeklinde bir geleneği vardır ve haklı gerekçelere dayanmaktadır. İki yıl tutuklu kalmış ve yedi yıl ceza almış müvekkilimin normal koşullarda tahliye edilmesi gerekirken,

Fetö hassasiyeti nedeniyle bu geleneğine aykırı davranmasının âdil olmadığı açıktır. Hukuk ona şöyle, buna böyle işlemeye başlarsa adalete kim güvenir ki?

İstinaf süreci çok hızlı tamamlandı. Verilen karar tasdik edilmişti. Yargıtay sürecini başlattık. Bu arada Hüseyin tüm metanetiyle cezaevinde yatıyor, bol bol kitap okuyordu.

O sıralarda Corona salgını başladı. Uzaktan tanıdık, akraba komşu derken Corona ölümleri yanı başımıza gelmişti.

Hüseyin, “Her şerde bir hayır vardır.” derken bu günleri kastetmişti herhâlde. Cezaevinde, steril ve korunaklı bir yerde bu günleri atlatacak diye düşündüm.

Yanılmışım…

Kasten öldürme, çocuğun cinsel istismarı gibi ağır suçlar nedeniyle bir yıl tutuklu yargılanıp müebbet hapis cezası alanların ‘temyiz haklarını rahatça kullanabilmesi için’ serbest bırakılmaları, buna mukabil çok daha az cezayı gerektirir suçlarda, uzun yargılamaların tutuklu olarak devam ettirildiği günler geçirmekteyiz. Bu durum maşeri vicdanda ağır yaralara sebep olduğu gibi, hukuka, yargılamalara ve genel olarak adalete güveni gittikçe azaltmaktadır. Uygulamaların suça, mahkemeye ve kişilere göre değişiklik göstermesi, vatandaşlar bir yana biz hukukçuların dahi sonucunu kestiremediği yargılamalara sebep olmaktadır.

2020 yılı Mart ayında, tutuklu müvekkilim ve koğuş arkadaşlarına, tıbbi koruyuculuğu olmayan birer adet polyester maske dağıtılmış, tutuklular sekiz ay boyunca bu maskeyi “koğuş içinde” yıkayıp kurutarak kullanmışlar.

Hüseyin’in eşi Sabiha ÖZEN, son görüşmesinde; “Eşinin sık ve kuvvetli öksürük nöbetleri nedeniyle konuşmakta bile güçlük çektiğini, eşine cezaevi doktoruyla görüşmesi gerektiğini hatırlattığında, müteveffanın ‘Doktor mu var?’ cevabıyla karşılaştığını anlatmaktadır.”

Ayrıca bu görüşmede müteveffa sanık; “İnfaz koruma memurlarının öksürükten şikâyet eden tutukluları ciddiye almadıklarını, bu şikâyetleri basit soğuk algınlığı olarak değerlendirdiklerini, umursamaz tavırlarıyla kantinden öksürük şurubu, zencefil, bal filan alarak öksürüklerini tedavi etmelerini önerdiklerini, koğuşların kalabalık oluşundan hijyen, mesafe ve maske şartlarına uyulmadığını” söylemiştir.

Bir kısım tutuklunun beyanından da, 2020 yılı başından itibaren Bursa H Tipi Ceza ve Tutuk Evinde doktor istihdam edilmediği anlaşılmaktadır.

Müvekkilimin vefatı üzerine bazı gazetelerde çıkan haberler, Emin ÇÖLAŞAN’ın köşe yazısı ve Mv. Ömer Faruk GERGERLİOĞLU’nun konuyu meclise taşıması bu iddiaların doğruluğunu güçlendirmektedir.

27.10.2020 gecesi öksürük ve hâlsizlik nedeniyle fenalık geçiren Hüseyin ÖZEN bilinci kapalı olarak yere yığılmış, koğuş arkadaşlarının “adam ölüyor” bağırışları, infaz koruma memurlarının sert tepkisi ile karşılaşmış, yardımcı olmak bir yana, diğer sanıklara; “İsyan mı çıkartıyorsunuz?” tehdidiyle fiziki müdahalede bulunulmuş.

Bilinci kapalı olarak 28.10.2020 günü hastaneye kaldırılan sanıktan sürüntü örneği alınıp, yeniden bilinci kapalı olduğu halde cezaevindeki koğuşuna gönderilmiştir.

29.10.2020 günü Coronovirüs testi pozitif çıkan müvekkilim, yeniden cezaevinden alınarak tedavi için hastaneye yatırılmış, bu arada müteveffanın koğuşundaki tüm tutuklulara Coronavirüs bulaşmıştır. Müteveffanın koğuş arkadaşı sanıklar defalarca cezaevidoktoruna görünmek istemiş, ancak bu talepleri her seferinde “basit gripsiniz” denilerek reddedilmiştir.

Corona’nın baş gardiyan tarafından tutuklulara bulaştırılmış olduğu da duyumlarımız arasındadır.

Müteveffanın durumunun iyice ağırlaşması ve yoğun bakıma alınması nedeniyle 04.11.2020 günlü talebimiz üzerine her ne kadar tahliye kararı verilmişse de, 14.11.2020 günü ailesine ancak cenazesi teslim edilmiştir.

Hastalığı süresince müteveffanın durumu hakkında ailesine gerek savcılık, gerekse cezaevi ve hastane yönetiminden doğru ve sağlıklı bilgi verilmemiştir.

Sanığın ölümüyle sonuçlanan tedavi sürecine ilişkin hastaneden hiçbir beyanda bulunulmadığı gibi, cezaevinden de (müteveffa hastaneye yatırıldığı hâlde) sanığın cezaevinde ve koğuşunda olduğu gibi gerçek dışı bilgiler verilmiştir. Hatta hastaneden, sanığın vefat ettiği gün bile durumunun iyiye gittiği söylenmiştir.

Ayrıntılı mevzuat hükümleriyle düzenlenen cezaların infazı ve devletin sorumluluğuna ilişkin yasa ve yönetmeliklerde, hükümlü ve tutukluların sağlık ve güvenliğinden devlet ve kamu görevlileri birinci dereceden sorumlu tutulmuştur.

Devletin zor kullanma yetkisiyle özgürlüğünden edilmiş, onun koruması ve sorumluluğu altındaki cezaevinde müvekkilime, yine bir devlet memuru tarafından Corona bulaştırılarak, tedavisinde gecikilerek, art arda ihmallerle ölümüne sebebiyet verilmiştir.

Onlarca yıl devletine üst düzeyde hizmet etmiş, çevresine saygılı ve mutedil, ailesine düşkün, iyi bir eşin ölümü bu denli ucuz olmamalıydı.

Ailenin acılı yüreğine bir nebze teselli verebilmek için Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı aleyhine üç ayrı şikâyette bulunduk.

Ne yazık ki, 10 ayı aşkın süredir somut bir gelişme olmadı. Yine de üstadlarımızın dediği gibi; “Adalet topal olabilir ama kör değildir.”

GENÇ POLİS

0

Fetö’nün Bursa Polis yapılanmasına ilişkin düzenlenen operasyonda, otuz kadar polis memuru göz altına alınmıştı. Tamamına yakını tutuklanmış, Türkiye’nin muhtelif şehirlerindeki cezaevlerine yollanmışlardı.

Aslen Erzurumlu olan aile bir şekilde bana ulaşıp, bu operasyonda tutuklanan ve İzmir Buca Cezaevi’nde bulunan oğulları Sedat’ın avukatlığını üstlenmemi istediler.

Yaşlı çift oğullarını görmekten bile mahrum edilmişlerdi. Erzurum nere, İzmir nere? Adalet Bakanlığı, Fetö yargılamalarında bu usule çokça başvuruyordu. Doğrusu yalnız tutuklulara değil, ailelerine de cezaydı bu durum.

Sedat’la cezaevinde görüştüm. İki yıllık evliymiş, bir yaşında bebesi varmış. Evlilikti, eşyaydı derken epeyce bir takside girmiş. Tutuklanmasının ardından KHK ile görevden atıldığı için maaşı kesilmiş. “Eşim hacizlerle boğuşuyor.” diyor titrek bir sesle.

“Cemaat dershanesi, yurdu, bankası, ByLock… İrtibatın ne?” diye sorduğumda “Hiçbiri.” dedi. “Ben bunlara selam bile vermem. Hiç Fetö dostu arkadaşım yoktur. Bu yüzden meslekte itilip kakıldığım da olmuştur.”

Savcılık emriyle konuşmalarımızı dinleyen gardiyanın yanında daha fazla ayrıntıya girmeden, örgütle bağlantı iddiasını şiddetle reddetti.

Malum, soruşturma gizli. Ne suçlamaları öğrenebiliyoruz, ne dosyayı inceleyebiliyoruz.

Biraz karikatürize ederek söylersek, o dönemde Sorgu Hakimliği’ndeki duruşmalar genelde şu şekilde geçiyor; “Fetö örgütüne üyeymişsin.”

“Değilim efendim. Neden böyle bir suçlama yapılıyor hakkımda? Buna ilişkin delil var mı?”

“Soruşturma gizli, söyleyemem.”

Kısa bir aranın ardından; “Şüphelinin üzerine atılı suçun katalog suçlardan olması, cezanın üst sınırı, dosya münderecatı ve mevcut delil durumuna göre başka tedbirlerin yetersiz kalacağı anlaşılmakla tutuklanmasına…”

Sonraları bu duruşma usulüne, olması gerektiği gibi biraz çekidüzen verildi.

Dava açılıp dosyadaki gizlilik kalkınca, Sedat’ın ByLock kullanıcısı olduğu, bu nedenle Fetö üyesi olduğu iddiasını öğrenebildik. Bir kez daha cezaevinde ziyaret ettiğim Sedat; “Ben öyle bir program kullanmadım, Zaten benim bunlarla (Fetöcülerle) konuşacağım ne olabilir ki, bir de gizli program yükleyeyim?” diye kestirip attı yine.

Birkaç celse daha tutuklu kaldıktan sonra gelen bilirkişi raporunda Sedat’ın Mor Beyin* kurbanı olduğu anlaşıldı. Yapılan tespitlere göre, Sedat gibi 11.480 kişi Mor Beyin kurbanı olarak soruşturulmuş ve birçoğu tutuklanmıştı. Önceki bilirkişi tespitlerinde iş aceleye getirilmiş, Mor Beyin göz ardı edilmişti.

Sedat, bu rapor üzerine tahliye edildi. Yargılama sonunda da başkaca bir suçlama ve delil bulunmadığından beraat etti.

Bu arada ailesinin, eşinin ziyaretinden mahrum olarak yedi ay tutuklu kalmış ve bebeğini göremeden çile çekmişti. Bu süreçte eşi, eve gidip gelen hacizlere daha fazla tahammül edemediğinden bebeği de alıp babasının evine dönmüştü.

Ailesi dağılan ve hayatı tam bir enkaza dönüşen Sedat, yeniden Polis Memuru olarak göreve atandı. Haksız yere tutuklu kaldığı süreye ilişkin açtığımız manevi tazminat davasında mahkeme beş bin TL manevi tazminata hükmetti.

Bu kararı veren mahkemeye Nasrettin Hoca göndermesi şart oldu; “Ya sayı saymayı bilmiyorsunuz ya da hiç dayak yememişsiniz.!”

  • Mor Beyin: Fetö şeytani zekâsının ByLock IP’lerini saklamak için geliştirdiği, girdiği telefonun IP numaralarını ByLock sunucularına yönlendirip, telefonun sahibini ByLock kullanıcısı olarak gösteren solucan türü bir virüs.

FETÖ YARGILAMALARI

0

Oldum olası ağlak insanları sevmem. Bir Fetoş, iki Bülent Arınç. Bunlarla hiç yıldızım barışmadı.

Bülent Arınç kendisine suikast yalanıyla kozmik odaya girilmesini sağladı. Darbe girişiminden sonra da; “Bana ahmak diyebilirsiniz.” diye açıklama yapıp sorumluluktan sıyrılıverdi. Fetoş’un ihaneti zaten izahtan vareste.

Bu ağlak tavırları nedeniyle otuz senedir Fetullah Gülen’e Fetoş derim. Bu yüzden çok azarlanmışımdır. Şimdi devran değişti, hoca efendisini yere göğe sığdıramayanlar artık hızlı birer Fetö düşmanı.

Ortaokul Türkçe öğretmeninin veya açık çarşı seyyarının aldanması makul sayılabilir. Ancak devletin istihbaratını da elinde tutan muktedirlerin ilkokul terk bir vaiz için; “Aldanmışız, Allah af etsin!” demeleri sakil duruyor.

Bank Asya’da üç kuruş parası bulunanların yargılandığı, o bankanın açılış kurdelesini kesenlerin Allah tarafından affedildiği günleri yaşadık, yaşıyoruz.

Darbecilerin yargılanmaları ve üst hadden cezalandırılmaları, her hukukçu gibi benim de dileğimdir. Devlet denen o güçlü aygıtın bunu âdil şekilde yapması gerekir. İster emniyet müdürü, ister general her kim olursa olsun yargılanmalıdırlar. Lakin bu yargılamalara, onları o makamlara atayanların da dâhil edildiğini görmek isteriz.

Beyin takımının çoğunun yurt dışında olduğu, kaçtığı/kaçırıldığı, siyasilerin de sorumlu tutulmadığı bir yargı düzeninde çaycıyı çorbacıyı mahkûm etmekle yetinilmesi, insanlara adaletin tecelli ettiği duygusunu vermemektedir. Hele bu soruşturma ve yargılamalar esnasında yeterli özenin gösterilmemesi, fahiş hatalar yapılması, bir kısım masumların mahkûm ya da mağdur edilmesi gibi hususlar artık kanayan bir yara hâline gelmiştir. (Burada işini titizlikle yapan savcıları, kolluğu ve hâkimleri ayrı tutuyorum. Şikâyetlerimizin aksine, adaleti üstün tutan birçok takipsizlik, beraat ve mahkûmiyet kararları da var.)

Bu örgütün palazlanmasında sorumluluğu bulunan, amiyane tabiriyle bu örgüte yol veren siyasilerin ve bürokratların da hesap vereceği günlere inancımızı henüz kaybetmedik. Eğer bu yapılmazsa devlet, dün Fetö, yarın başka bir cemaate zimmetlenecek.

Devlet, kolluk ve adli sistemin daha titiz, daha âdil hareket etmesi adına, Fetö davalarıyla ilgili birkaç hikâyemi paylaşmak istedim ve bu yazı dizisini hazırladım. Birilerini aklama yahut masum gösterme derdinde değilim. O adaletin işi. Benim derdim Allah’ın affedip etmediğine bakmaksızın, ahmaklar da dâhil, hak edenlerin hak ettiği kadar cezalandırılması.

GÜVENLİKÇİ

0

Bursa’da daha önce başka bir işini yaptığım müvekkilem, erkek kardeşiyle birlikte büroma geldi. Kardeşi Serdar, özel güvenlik görevlisi olarak çalışan eşinin kendisini aldattığını, bunu telefon mesajları ve tanıklarla teyit ettiğini, ailesini arayıp gelin alın kızınızı dediğini, eve gelen karısına o öfkeyle birkaç tokat attığını, karısının kaçtığını, arkasından takip etmediğini, zaten biraz sonra eşinin ailesinin gelip kızlarını götürdüğünü anlattı.

Eşinin bir eziklik ve pişmanlık duyacağına hemen savcılığa koşup darp ve yaralamadan şikâyetçi olduğunu, üzerine bir de; ‘Çantamdaki paraları zorla aldı’ diyerek gasp iftirası ilave ettiğini, Ağır Ceza’da dosya açıldığını, ilk celsenin yaklaştığını da ifade ettikten sonra özenle sıraladığı evrakları incelemem için uzattı. İçimden ‘Böyle düzenli müvekkile can kurban.’ deyip dikkatlice inceledim.

Eşinin kolluk ifadesinde ‘Kocamı aldattığım için beni ağır şekilde dövdü.’ şeklinde açık bir ikrarda bulunduğunu gördüm. Şiddetin ağır tahrik altında olması nedeniyle bu suçlamadan alınabilecek cezanın çok da önemli olmadığını, ancak yağma iddiasının bundan çok daha ağır olduğunu, bu suçlamaya ilişkin

savunmamıza daha fazla önem vermemiz gerektiğini anlattım. Davayı takip etmemi ve boşanma davası da açmamı istediler.

Boşanma davasını açtıktan sonra karşı tarafın avukatı ile görüşüp, müvekkilim bakımından sürecin daha da ağır psikolojik sorunlara yol açabileceğinden korktuğumuzu, her iki taraf için de artık bir araya gelmekten söz edilemeyeceğine göre, anlaşmalı boşanma olarak davayı bitirmeyi teklif ettim.

Ertesi gün arayan avukat, müvekkilesinin şimdi hatırlamadığım ama o zaman için orta sınıf bir araba fiyatına denk gelen bir tazminat karşılığı boşanmayı kabul edeceğini bildirdiğinde, zaten gururu kırılmış olan Serdar, bu pişkinliğe delirdi. Sakinleştirip hukuk yoluyla hakkını arayacağımızı söyleyip gönderdim.

Ağır Ceza’daki duruşma günü geldiğinde eşi aynı rahatlıkla kolluk ifadelerini tekrarladı. Müvekkilimi aldattığına ilişkin ifadesi Ağır Ceza kayıtlarına da geçti. Tahmin ettiğimiz gibi bu yargılamada müvekkilim darptan küçük bir HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması.) kararı aldı. Kanıtlanamayan yağmadan beraat etti.

Boşanma davasında, davalı annenin yaşamının düzgün olmadığından bahisle, zaten bu süreçte baba tarafından bakılmakta olan müşterek çocuğun velayetini de istedik.

Her nasılsa mahkeme müvekkilimi, onu aldatan eşinden daha fazla kusurlu buldu. Müşterek çocuğu anneye verdiği gibi, iyi bir nafaka da bağladı.

Serdar bu kararla iyice yıkıldı. Eşinden bir an önce kurtulmak istediğini, ancak mahkemenin kendisini nasıl ağır kusurlu bulduğunu anlayamadığını, boşanma sürecinde bile sadakatsizliğe devam eden eşinin bunu iyice aleniyete döktüğünü, bu kadar aşağılanmayı kaldıramayacağını, eşine fenalık yapabileceğinden endişe ettiğini anlattı. Hak vermedim de değil. Ancak ne olursa olsun

hukuk çerçevesinde hakkını aramaya devam edeceğimizi, bunlar dışındaki eylemleri tasvip edemeyeceğimizi söyleyip yine sakinleştirdim.

Dosyayı, verilen kararın bozulması için BAM’a (Bölge Adliye Mahkemeleri) istinafa gönderdik.

Devamını gazete haberlerinden okuyalım…

“Bursa’da, güvenlik görevlisi Ö. M. (39), çalıştığı fabrikada eski sevgilisi Osman Kariman (46) tarafından tabancayla vurularak öldürüldü. Kariman daha sonra kendini vurdu.

Olay, saat 16.00 sıralarında Gemlik ilçesi Serbest Bölge’de meydana geldi. DHA’nın haberine göre, Osman Kariman, eski sevgilisi Ö.M.’nin güvenlik görevlisi olarak çalıştığı fabrikaya gitti. Ö.’yü fabrikanın bahçesinde gören Kariman, bir anda tabancasını çıkararak eski sevgilisine ateş etti. Mermilerin isabet ettiği Ö.M. kanlar içinde yere yığıldı. Şahıs, olay yerinden kaçıp yaklaşık 100

metre ileride kendini göğsünden vurdu.

Kanlar içinde kalan iki ağır yaralı, sağlık görevlilerince olay yerinde yapılan ilk müdahalesinin ardından Gemlik Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.

Tedaviye alınan Ö. M. ve Osman Kariman doktorların tüm çabasına rağmen kurtarılamadı.”

SİLİKONLU KADIN

0

Bir kadın telefonla, hukuksal bir konuda danışmak istediğini, numaramı bir arkadaşından aldığını söyleyip randevu istedi. Zaten adli tatildi. Başka soru sormadan randevu verdim.

Randevuya tam vaktinde geldi. Yirmili yaşlarının başında, fönlü saçları, rahmetli anamın dediği gibi, maymun k.çına dönmüş silikonlu dudakları, kaldırılmaktan artık karşıyı gösteren burun delikleri, o ince vücuda cikletle yapıştırılmış gibi abartılı göğüsleri, pahalı olduğu belli kıyafetleri ve yoğun bir parfüm kokusuyla içeri girdi. Ölü balık gibi bakan menekşe gözlerinde lens olduğu anlaşılıyordu. Tam korktuğum kadın tipi.

Mecbur buyur ettim, çay söyledim. Sekreterime biraz havalansın bahanesiyle ofisin hem iç hem dış kapılarını açmasını söyledim. Tedbir iyidir.

Hoş geldiniz, nasılsınız faslından sonra konuya girdi. Miraslı bir yerleri varmış falan filan. Hiçbirini dinlemiyordum. Çünkü birkaç cümle sonra bana adımla ve ‘sen’ diye hitap etmeye başlamasından iyice tedirgin oldum. Bizim milletin ayran budalası erkek kısmını kolayca etkileyip istediğini yaptırabileceğini düşünen, yalnız kendini seven ve üç ayda bir estetik ameliyat olan kadınlardandı, kesin.

Bir an önce başımdan savmak için hukuk davalarına bakmadığımı, ceza çalıştığımı söyledim. “Ay ben de iyiyimdir cezada!” dedi gülerek. Henüz bir hafta önceki son başarısını anlatmaya koyuldu.

Salak ama para içinde yüzüyor diye tarif ettiği genç bir otomotivci oğlanı kafeslemiş. Oğlan yeni evliymiş ama “Benimle tanışınca aklı başından gitti.” diyor. Zaman zaman otelde geceliyorlarmış. Maddi taleplerine hiç hayır dememiş geçen haftaya kadar. “Ne zaman ne kadar para istesem hemen hesabıma gönderirdi.” diyor. Son otel buluşmalarının sabahında yeni bir çanta daha alacağını söyleyip on bin TL istemiş. Aralarında tartışma çıkmış. Çocuğun yüzünü gözünü yolmuş. Çocuk buna el kaldırmamış ama uzak tutmak için kollarından sıkıca kavramış. Dediğine göre kollarında kızarıklık ve morluklar oluşmuş.

O sinirle karakola gidip tecavüze uğradığına dair şikâyette bulunmuş. Adli muayenede cinsel ilişki bulguları ve kollarda darp izleri tespit edilmiş. “Bunu da göz altına aldılar. Yüzü gözü çizik içinde. Tecavüze direndiğim pek belli.” deyip bir kahkaha attı.

Tamam oğlan da melek değil, evli bir şerefsiz ama yine de içim acıdı. Ne de olsa işlemediği bir suçun ceremesini çekiyordu. Ucunda on yıl hapis olan bir cereme.

“Tutuklu mu şu an?” dedim. “Yoo, on bin TL vermeyen salaktan elli bin TL aldım ve şikâyetimden vaz geçtim.”

Ne diyeyim, Allah kötülerin şerrinden korusun!

Bir keşfim olduğunu söyleyip başımdan savdım. Telefonunu da yasaklılar listesine aldım. Çok şükür bir daha karşıma çıkmadı.

POLİS MEMURU

0

Gece yarısı Ağır Suçlar bürosundan arandım. Müvekkilimin ifadesinin alınacağını, bir saat içinde gelebilirsem bekleyeceklerini söyleyen memura şüphelinin adını sordum, Kenan, dedi. Üst aramasında benim kartvizitimin çıktığını, avukat olarak bana haber verilmesini istediğini anlatırken, adı hiçbir çağrışım yapmayan şüpheliyi nereden tanıdığımı düşünüyordum. Gidince öğrenirim deyip geleceğimi bildirdim.

Manen çökmüş genç bir adam vardı karşımda. Beni tanıyacak hâli de, kartvizitimi nereden aldığını hatırlayacak durumu da yoktu. Şüphelinin polis olması dolayısıyla büro epey kalabalıktı. Yeni gelen her polise şüpheli gösteriliyor, üzerine yönelen nefret bakışlarıyla daha da eziliyordu Kenan.

Önce meslektaşlarıyla görüştüm. Büro amiri komiser, reşit olmayan bir kızla cinsel ilişki şikâyetiyle işlem yaptıklarını, Emniyet Müdürü’nün de haberdar edildiğini, hatta bizzat gelerek şüphelinin yüzüne tükürdüğünü, aralarındaki bu ahlaksızlar sebebiyle polislik mesleğinin onurunun ve vatandaş nezdindeki saygınlığının zedelendiğini bir arkadaş sohbeti havasında anlattı.

Ben gelene kadar yoğun bir psikolojik şiddetle, suçlamayı kendisine dayatılan şekilde kabul etmişti.

Şüpheliyle yalnız görüşmek istediğimi söyledim. Baskı altında kalmaması ve kimsenin izlememesi için oda pencerelerinin jaluzilerini de kapattırdım. Şüphelinin ruhsal çöküntüde olduğunu, kendine bir fenalık yapabileceğini söyleyen komiser, oturduğu koltuktan kalkmaya bile teşebbüs etse hemen kendilerine seslenmemi rica etti.

Baş başa kaldığımızda; polis memuru olarak görev yaptığını, eşinin Kur’an Kursu öğretmeni olduğunu, bir çocuğunun bulunduğunu, bu hadiseye kadar hiçbir onursuz davranışının olmadığını, sicilinin temiz ve çevrede mazbut biri olarak tanındığını, bu hadisenin gelişiminde kendi kusuru kadar onu oyuna getirenlerin de sorumlu olduğunu anlattı.

Dosyasını inceledim, mağdure aslında reşitti. Ancak zekâ geriliği olduğuna dair raporu vardı. ‘Zihnen kendisini savunamayacak kişiye karşı’ nitelemesi yerine yanlışlıkla ‘küçük yaştakine tecavüz’ olarak adlandırılmıştı. Kızın daha önce de benzer şikâyetleri olduğunu öğrendim.

Edindiğim kanaat; bizim acemi tecavüzcü zaten bir şey becerememiş, eylemi soymak ve dokunmak aşamasında kalmış, kendisinden para isteyen kızın talebini karşılamayınca da şikâyet edilmişti.

Kızın şikâyetini okudum, ayrıntılarıyla bir tecavüz sahnesi tasvir ediyordu. Çok da etkileyiciydi. Küçük küçük ayrıntılarla bezenmiş bu hikâyeyi dinleyenin inanmaması mümkün değildi. Tüm bunlar birlikte değerlendirildiğinde pek de zekâ geriliğinden mustarip görünmüyordu. Bu raporun ardına sığınılan bir suiistimal var gibiydi.

Kanaatimi şüpheliye aktardım. Suçu doğrudan kabullenmemesini, bana anlattığı şekilde ifade vermesini söyledim. Sözlü olarak verdiği ifadede suçu istenildiği şekliyle kabullendiğini, Emniyet Müdürü’ne dahi aynı ifadeyi verdiğini, şimdi ifadesini

değiştirmesinin mümkün olup olamayacağını sordu. Ceza kovuşturmasında doğru bilinen yanlışlar sıralamasında bence ilk üçte yer alan “şifahi görüşme” yahut “sözlü ifade” kavramlarının hukukumuzda yerinin bulunmadığını, bu kavramların kollukça uydurulduğunu, ifadenin tek türünün olduğunu, “yazılı ifade” dışındaki sözlü anlatımların hukukumuzda yerinin bulunmadığını, dolayısıyla yazılı ifadesinde anlatacaklarının kabul göreceğini izah ettim.

İfade için hazır olduğumuzu bildirdim. Kimlik ve adres tespitinden sonra yazıcı polis; “Anlat bakalım, nasıl tecavüz ettin?” deyince Kenan; “Ben tecavüz falan etmedim. Suçlamayı kabul etmiyorum.” dedi. Şaşkınlıkla; “Avukat Bey, sözlü ifadesinde kabul etmişti her şeyi?” diye sordu. Ona da sözlü ifade, yazılı ifade kavramlarını açıkladım. Komiserini, komiseri de Emniyet Müdürünü aradı. “Avukatı gelince başka konuşmaya başladı müdürüm.” lafını belli belirsiz duydum. Müdür de; “Ne söylerse onu yazacaksınız.” deyip kapamış telefonu.

Ertesi gün tutuklamaya sevk edildi. Sulh Ceza hâkimi hanım, dosyalarına vakıf, titiz bir hukukçu. Kararını açıklarken; “Senin masum olduğuna inanmıyorum ama mağdurenin kendisini savunamayacak derecede akıl zayıflığı olduğuna hiç inanmıyorum. Hâkimi kandırdım zannetme. Cezai karşılığı olmasa da, evli barklı bir polis memurunun bu yaptığı ahlaksızlıktır, bunu da bil!” deyip tutuksuz yargılanmasına karar verdi.

Yargılama aşamasında eşi, müşterek çocuklarının velayetini de alarak boşandı. İdari soruşturma neticesi polislik mesleğinden atıldı. Onca yıl yaşanmamış gibi Kenan, liseden mezun olduğu günlerindeki gibi her şeye yeniden ve sıfırdan başlayacaktı.

Bu sorunlarıyla Kenan’ı baş başa bırakıp savunmanlığımıza dönersek; mağdurenin bu işlerden maddi çıkar elde etmek amacını gösterir daha önceki şikâyetlerini delil olarak sunduk. Adli Tıp’tan da

akıl zayıflığının bulunduğu, ancak bunun kişinin yaşamını etkileyebilecek, doğru ile yanlışı ayırt edebilme kabiliyetini ortadan kaldırabilecek, kendini savunamayacak nitelikte bulunmadığına ilişkin gelen raporla birlikte sanığın beraatine karar verildi.

Ağır Ceza Reisi kararı yazdırırken mağdurenin soyadının değişmiş olduğunu fark etti.

“Bizim kız evlenip gitmiş, biz neyle uğraşıyoruz?” diye söylenerek yazdırmaya devam etti.

NAMUSLU OLMAK, ZİHİNSEL BİR HÂLDİR

0

Mudanya’dan yıllardır görüşmekte olduğumuz bir müvekkilimizin yönlendirmesi ile büroma gelen baba, 16 yaşındaki oğlunun tecavüz suçlamasıyla tutuklandığını, biraz serbest ve haşarı yetiştirmiş olsa da evladının asla ahlaksız olmadığını anlattı.

Hazırlık dosyasından ve yüzüne kadar dövmeleri bulunan şüpheli çocukla görüşmemden anladığım kadarıyla, aynı sınıftan 14 yaşındaki kız arkadaşıyla beraber olmuştu. Her ikisinin de ifadeleri tutarlı ve birbirine paraleldi. Ancak kızın babası şiddetle kızının tecavüze uğradığını, sanığın mutlaka cezalandırılması gerektiğini savunuyordu.

Sulh Ceza Hakimliği, 14 yaşındaki kız etki altında kalmış olabilir düşüncesiyle ‘katalog suçlar’ kapsamındaki atılı suçu ve kızın yaşının küçüklüğünü dikkate alarak tutuklama kararı vermişti. Kızın 14 yaşında olmadığını, 16-17 yaşlarında göründüğünü 25 yaşındaki hâkimin anlaması mümkün değildi tabii ki.

Suç da ‘katalog’ zaten. 16 yaşındaki liselinin kolluktan nasıl kaçabileceği, tanıkları nasıl etkileyebileceği, delilleri ne derece karartabileceği gibi ayrıntılar umursanmamıştı.

Ayda bir yapılan tutuklama duruşmalarında mağdurenin, çocuğu olmayan teyze ve eniştesi tarafından doğrudan nüfuslarına kaydedildiği, bu nedenle nüfus kayıtları ve doğum tarihinin doğruyu yansıtmadığı hususlarını da ekleyerek tahliye ve tutuksuz yargılama talep etmiştim. Büyük şehre yirmi yıl sonra gelmesi gereken genç hâkim hayret edasıyla; “Gerçekten tahliye mi istiyorsunuz avukat bey? Müvekkiliniz on altı yılla yargılanacak!”

E, netice? “Katalog suçtan, hem de on altı yılla yargılanacak şüpheli hakkında savunma yapmak, tahliye istemek boş işler avukat bey. Ben suça değil suçlamaya bakarım. Tahliye mahliye sittin sene yok sana!” Böyle bir şeyler demek istemişti tahminimce.

Şüphelinin birkaç ay tutuklu kalması bir bakıma işe yaramıştı. Bizim baştan aşağı dövmeli oğlan cezaevinde namaza başlamış, hatta imam olmuştu.

İmam olmuştu deyince Bekri Mustafa’nın hikâyesini anlatmadan olmaz.

Dördüncü Murat zamanının çelebilerinden Bekri Mustafa, yıldıznameden anlayan, entelektüel, şiir ve edebiyat bilir bir beyefendi. Lakin namaz, abdest bir yana, ayık gezdiği pek görülmüş şey değil.

Bir gün yolda yürürken kalabalığa rastlamış. Sorduğunda cenaze namazı için imamı beklediklerini söylemişler. Sonra Bekri’yi süzüp; “Sen okumuş, çelebi bir insana benziyorsun. Geç öne de Allah rızası için şu cenaze namazını kıldırıver. Mevta bekleyip durmasın burada!” Bekri; “Yapmayın, etmeyin, ben namaz filan bilmem.” dediyse de zoraki ön sırada bulmuş kendini.

Cenaze namazını kıldırdıktan sonra mevtanın kulağına eğilmiş; “Efendi, öbür tarafta dünyanın ahvalini sorarlarsa ‘Bekri imam olmuş’ dersin, onlar anlar.”

Bizim oğlanın imamlığı da bu kabildendi.

Bereket duruşma açılması uzun sürmedi. Dört ay sonra yapılan ilk duruşmada taraflar ve adli tıp raporları, kemik yaşı, tecavüze ilişkin buluntu raporları hazırdı.

Şikâyetçi baba duruşmadan önce dışarıda epey bir terör estirmişti. Duruşma başlar başlamaz da tecavüze uğrayan kızının hakkını arayan baba olarak, aynı asabiyetle şikâyetini tekrarladı.

Mağdureye söz verildiğinde babasının dışarı çıkarılmasını istedi.

Olayı kolluktaki ifadesiyle örtüşür şekilde anlattı. Sanığın kendisine tecavüz etmediğini, ondan hoşlandığı için evine kendisinin gidip rızasıyla birlikte olduklarını, sanıktan evlilik yahut bir başka beklentisinin olmadığını, yaşanmış ve bitmiş bu hadisede kimsenin suçu bulunmadığını, kendisinin iki yaşında doğrudan nüfusa kaydettirilmek suretiyle evlat edinildiğini açık yüreklilikle anlattı.

Aklıma yaşlı bir üstadın söylediği söz geldi: “Namuslu olmak, zihinsel bir hâldir.

Ağır Ceza heyeti mağdurenin kendi etrafında dönmesini istedi. Görünen köy kılavuz istemez atasözü gereği,

mağdurenin 16-17 yaşlarında gösterdiği zapta yazıldı. Kemik yaşına ilişkin rapor okundu. İki yaş büyük olabileceği yazıyordu. Tecavüz ve zorlamaya dair bir bulguya rastlanmamıştı.

Neticede yargılama ilk celsede beraatle sonuçlandı. Bu kez de mağdurenin beyanlarını ve katalog suçu esas alan genç Sulh Ceza hâkiminin kurbanı olmuştu çocuk sanık.

BABAMDAN KORKTUM

0

Mustafakemalpaşa’dan daha önce çalıştığımız bir müvekkil aradı. Yakın bir arkadaşının oğlunun cezai bir sorunu olduğunu söyleyip, yardımcı olmamı rica etti.

Bahsettiği arkadaşı ve eşi büroma geldiler. Gelinleri olarak benimsedikleri kızın, oğulları Halit’i tecavüzle suçladığını, hakkında yakalama çıkarıldığını, iş için yurt dışında bulunan oğullarının bu yüzden yurda dönemediğini anlattılar.

Henüz hazırlık aşamasındaki dosyayı incelediğimde, mağdur şikâyeti dışında bir delil bulunmadığını, ancak her kim uydurduysa ‘katalog suç’ kapsamındaki bu suçlama nedeniyle tutuklanacağını anladım. Hiçbir yasada yer almayan ‘katalog suç’ tabirini tüm savcı ve ceza hâkimleri pek bir sevmiş ve benimsemişti. Suçlama ‘katalog’ tabir edilenlerdense mutlaka tutuklama kararı vermek gerektiğine ilişkin bir âyet varmışçasına tutuklama kararı veriyorlardı. Hâlen de öyle gerçi…

Halit’in ömür boyu kaçamayacağını, yurda gelmesi

gerektiğini, büyük ihtimal tutuklanacağını, ancak yargılama aşamasında duruma göre beraat edeceği kanaatimi bildirdim.

Gerçekten Halit havaalanında göz altına alınıp Segbis’le yetkili Sulh Ceza Hakimliği’ne bağlandı. Savunmasını yaptı, hâkim her ayrıntıyı yazıya geçirdi. Vicdanen rahatsız olduğu hâlde, “tutuklamaya yönelik yakalama kararı” nedeniyle şüphelinin tutuklanmasına karar verdi. Hemen itiraz edin avukat bey demeyi de ihmal etmedi. Hatta ertesi gün telefonla arayıp, itiraz edip etmediğini, bir karar çıkıp çıkmadığını sordu.

Elbette kapı gibi katalog suç karşısında tahliye kararı verebilecek mahkeme bulmak zordu. Tutuklamaya itiraz reddedildi. İddianamenin hazırlanması, dosyanın ilçeden ile gönderilmesi derken yedi ay tutuklu kaldı Halit.

Gerisini “Tecavüz davasında tahliye ettirenfotoğraflar”

başlığı ile çıkan gazete haberlerinden takip edelim.

“Bursa’da, Ş.B.’ye tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklanan ve hakkında 25 yıl hapis cezası istenen Halit Y. ‘Kendisi kaçırmamı istedi. Zaten uzun süredir sevgiliydik. Ben de evlenmek amacıyla kaçırdım ve kendi isteğiyle birlikte oldum.’ dedi.”

“Mağdur Ş.B. ise; ‘Parkta kız arkadaşının aracılığıyla sanık Halit Y. ile tanıştığını, telefonla görüşüp konuştuklarını anlatarak, Enis isimli arkadaşımla olay günü Bursa’ya gezmeye geldik. Enis, lavaboya gidince yanıma Halit geldi, ‘Konuşalım, kahvaltı edelim’ dedi. Kendi evine götürdü. Evde kalmak istemediğimi söyledim. ‘Seni kaçırayım’ diyerek köyüne götürdü. Evde akrabaları vardı. Ağlamama rağmen akrabaları benidinlemedi.Üçgünboyuncabirşeyyemedim.Bana

tecavüz etti. Ancak tam hatırlamıyorum 4-5 defa cinsel ilişkiye girdi. Evime dönünce, ailemle birlikte jandarmaya giderek şikâyetçi olduk dedi.”

“Duruşmada, Halit Y.’nin avukatı Cem Şeflek, sanık ve mağdurun bir yılı aşkın süredir kendilerini çevrelerine nişanlı olarak tanıttıklarına ilişkin şahitler dinlettikten sonra, plajda ve parklarda çekilmiş samimi görüntülerin de bulunduğu Ş.B. ve Halit Y.’nin fotoğraflarını mahkemeye delil olarak sunarak, tahliye talebindebulundu.”

“Mahkeme heyeti de, dinlenen tanıkları ve sunulan delilleri dikkate alarak 7 aydan beri tutuklu bulunun Halit Y.’yi tahliye etti.”

Birkaç celse daha devam eden yargılama sonucunda, Ş.B.’nin ailevi bazı sebeplerle, imam emeklisi babasından korkusuna bu iftirayı attığı anlaşılarak, Halit’in beraatine karar verildi.

Elde kalan; 7 ay hapis + 1 beraat.

Telafisi imkânsız ama katalog suç neticede! Kadının beyanı esastır deyip, kovuşturmadan önce defalarca sunduğumuz delilleri göz ardı eden soruşturma savcılığı da cabası…

O KOCA AĞZINI YIRTARIM!

0

2008 yılıydı. Büyük kızım üniversiteyi kazanmış, her nedense ikamet belgesinin Nüfus Müdürlüğü’nden alınması istenmişti. Mesai 09:00’da başlıyordu. Kalabalık olabileceğini düşünerek 08:00’de Osmangazi Nüfus Müdürlüğü’nün önündeydim. Eski Akademi binası olan bu yapının bahçesinde, benden önce gelen iki yüz kadar kişi sıra olmuştu. Mesai başladığında herhâlde iki yüz kişi daha arkamda kıvrıla kıvrıla uzayan bir kuyruk oluşturmuştu.

Tam önüme orta yaşlı bir kadın kaynak yaptı. ‘Hanım efendi, lütfen sıranıza geçin!’ uyarımı duymazdan geldi. Yüksek sesle tekrarladım. Kadın geri döndü ve yaklaşarak düşük tonda; “Şimdi elliyor diye bağırırım, kapa çeneni.” dedi. Buz kestim. Karakol, adliye… haydi bir şekilde tutuklanmadan derdimi anlatırım da, dört yüz civarı insanın bulunduğu bu kalabalıktan, çok değil on tane namus bekçisi çıkıp bana birer yumruk atsa, linç edildim gitti demektir.

Bunlar aklımdan geçerken arkamdaki daha yaşlıca bir

kadın konuşmaları duymuştu. Beni kenara itip bağıra bağıra terbiyesini verdi; “Seni sürtük seni. Yanına gelirsem o koca ağzını yırtarım senin. Çabul defol sırana!”

Kadın bana o an başında ışık hâlesiyle Aziz Meryem gibi göründü. Seslice teşekkür ettim kadına, içimden de bin bir ‘Allah razı olsun!’ geçirdim. Resmen hayatımı kurtarmıştı.

O günden beri kadın müvekkillerimle asla kapı kapalı konuşmam. Çok özelse dış kapıyı kapatır, sekreterimle aramızdaki kapıyı açık bıraktırırım. Nasıl bir travmaysa…

Benzer bir olay, işhanımızın görevlisi, her yönüyle itimat ettiğimiz, hatta ofisimin anahtarlarının bir takımının onda olduğu arkadaşımızın başına gelmişti. Bir kadınla konuşurken uzun süre gözlerine bakmaktan hicap eden temiz Anadolu çocuğu, otobüsteki bir arbedede tacizle suçlanmıştı. Ağır Ceza’da yargılanması sırasında ne uykusu kalmıştı, ne huzuru. Hemen her gün gelir, ceza alır mıyım, diye sorardı.

Dosyanın mevcut durumuna göre ceza almayacağını bildiğimiz hâlde; “Üzülme, ben sık sık cezaevine müvekkil ziyaretine gidiyorum. Sana da gelirim. Hatta temiz çamaşır ve sigara da getiririm.” diye zalimce bir şakayı sürdürürdük. Beklediğimiz gibi beraat etti ama kesin beş sene yaşlanmıştır.

Bunları yazarken hâlâ güldüğüme bakma kardeşim, hakkını helal et.

DAMAT

0

Erhan henüz 19 yaşındayken, ailesi vermeyince sevdiği kızla kaçmışlardı. Kız reşit olmadığından “evlenmek için kız kaçırmak” maddesinden cezasını yatıyordu. Tahliye olup bir an önce düğün yapmanın hayalini kuruyordu.

Bir mahkûmun “İrzden gelenler sanki cinayet mahkûmuymuş gibi dolaşıyorlar.” diye Erhan’a laf dokundurması çok ağırına gitti. Kendisi de cahil sayılırdı. Bu yüzden böyle sataşmaları gereğinden fazla ciddiye alıyordu. İrzci damgasına fena takmış, yine de cevap vermemişti. Bunu söyleyen mahkûm, Erhan sessiz kaldıkça sataşmalarını arttırmış, hatta ona tecavüzcü, diye seslenmeye başlamıştı.

Artık sabrının taştığı bir noktada kendisini aşağılayan ve cinayetten yatan bu mahkûmun yakasına yapıştı. “Ulan ben tecavüzcüyüm, sen cinayet mahkûmusun öyle mi? Şu andan itibaren ben de cinayet mahkûmuyum.” deyip herkesin gözü önünde bu mahkûmu şişleyerek öldürdü.

Yıllar geçmiş Erhan açık cezaevine gelmişti. 30 yıldır cezaevi cezaevi dolaşan Hüseyin’le aynı koğuşa düştüler ve iyi dost

oldular.

Hüseyin, Erhan’ın iyi görüştüğü Temel ismindeki

mahkûmdan oldum olası haz etmemişti. Selamlaşmak dışında bir diyaloğa girmiyordu.

Günler geçip gidiyorken, Erhan’ın infazı bir yılın altına düşmüştü. Erhan izin alıp sevdiğini görmeye gitti. Döndüğünde suratından düşen bin parça, sessizce bir kenarda oturuyordu.

Hüseyin; “Bir sıkıntı mı var? Yüzün gülerek dönmeni bekliyordum. Dışarıda işler iyi gitmemiş anlaşılan?”

“Evet Hüseyin ağabey, sıkıntı büyük. Dayım, kendisine emanet ettiğim karıma bir sürü sorun çıkartmış, hakaret etmiş, evden atmış. Öyle doluyum ki, çıkınca kesin vuracağım dayımı.”

“Sen yıllardır onların yanında değilsin. Hemencecik vurmayla kırmayla olmaz. Bak bakalım bir öğren, sorunları neymiş?”

“Tamam ama eninde sonunda vururum gibi geliyor bana.”

Hüseyin bu konuda daha fazla konuşmadı. Sorunu zamana yaymanın ve daha sonra değerlendirmenin sağlıklı olacağını düşünüyordu.

Zaman ilerlemiş, Erhan’ın tahliyesine bir ay kala çok sevdiği arkadaşı Temel de tahliye olmuştu. Dostluklarını dışarıda da sürdüreceklerdi. Adresler, telefonlar alındı, verildi.

Erhan’ın da tahliye günü gelmiş, tüm koğuş arkadaşlarıyla vedalaşmış, Hüseyin’le vedalaşmak için sarıldığında onu zor bırakabilmişti. Hüseyin bu arada Erhan’ın cebine bir miktar para koydu.

Telefonla arandığı anonsunu işiten Hüseyin, beklemediği bu telefonun ucunda kim olduğunu merak ederek idareye gitti. Arayan Erhan’dı. Kısa bir hâl hatırdan sonra Erhan, heyecanlı ve oldukça da

öfkeli şekilde, Temel ve karısının birlikte kaçtığını, ikisini de öldüreceğini, meğer dayısının uygunsuz davranışları nedeniyle karısına kötü davrandığını öğrendiğini anlatıyordu.

Hüseyin’in; “Biliyorsun telefon dinleniyor. Bu hafta ziyarete gel görüşelim.” teklifine “Tamam.” diyen Erhan telefonu kapadı.

Ziyaret günü karşılıklı oturan Hüseyin Erhan’a; “Anlat bakalım.” dedi.

“Dayımın suçu yokmuş. Sen olmasaydın neredeyse dayımı öldürecektim. Temel şerefsizi ile benim karı kaçtılar, ikisini de öldüreceğim.”

“Oğlum sen ahmak mısın? Bu kadının uğruna yıllarca cezaevinde kaldın. Önce dayını öldürecektin, şimdi bir suçu yokmuş diyorsun. Fevri kararlar alıyorsun. Biraz aklını başına topla, bir düşün. Onun için yıllarca cezaevinde kaldın, bir sözüne dayını öldürecektin. O ne yaptı? Birkaç gün önce tanıdığı, kendisinden çok yaşlı, evli ve kendi yaşında çocukları olan biriyle kaçtı. Sence bunun için bir gün ceza yatmaya değer mi? Aksine kurtuluş sadakası vermelisin?”

“Tamam, doğru söylüyorsun da, onca yıl yattıktan sonra, en yakın olduğum iki kişinin ihanetine uğramış olmayı hazmedemiyorum. İkisini de öldürmeden yüreğim soğumayacak!”

Hüseyin; “Peki Erhan, istiyorsan yap ama bana güveniyorsan benim dediğim gibi yap!” diyerek yine zamana oynamaya başladı.

“Kimseye öldüreceğim, vuracağım demeyeceksin. Aksine, iyi oldu kurtuldum, iki şerefsiz birbirini buldu, ben önüme bakıyorum diyeceksin.”

“Sonra?”

“Biraz zaman geçmesi lazım. Hemen başlarına bir şey gelirse polis seni alır. Olay soğuduktan sonra planını yapar, ikisini de

öldürürsün. Şimdi git, anladığın bir işte çalış, para biriktir. Bu işler parasız olmaz.”

Erhan’ın kafasına yatmıştı. Hüseyin de biliyordu ki, bu süreç uzadıkça Erhan böyle bir şeye kalkışmayacaktı.

Aradan yıllar geçmişti. Hüseyin tahliye olmuştu, evinde otururken bir telefon geldi. Arayan Erhan’dı. Hüseyin’in keyfi yerine gelmişti. Mutlulukla eskileri yad ettiler.

“Ağabey, Allah senden razı olsun! Senin telkinlerin olmasaydı ben hâlâ cezaevindeydim. Çok düşündüm ve söylediklerin gayet mantıklı geldi. Gerçekten değmezmiş!”

  • Damat: Kız kaçıran hükümlü.

ÖLÜ, ÖLÜ! SESSİZ OL!

0

Kandıra Cezaevi, sabah 06:30

Küçük hırsızlıklardan hükümlü Yunus, lavabo ve tuvaletlerde sabah temizliği yapıyordu. Tuvalete son geldiğinde, kapısının açılmadığını fark etti. İçinden söylenerek kapıya vurdu. Ses yok. Birkaç defa daha vurdu, yine yok! İçeride kimsenin olmadığına, kapının bir şekilde sıkıştığına kanaat getirerek kapıyı zorladı. Kapı ardına kadar açıldı. Yukarıdaki küçük havalandırma penceresinin demirine bağlı ipin ucunda yüzü morarmış, gözleri dehşetle bakan, dili dışarıda bir cesetle karşılaştı. Bu görüntü, Yunus’un aklını başından aldı.

Çığlıklar atarak tuvaletlerden çıktı. Bir yandan ‘Tuvalette biri var.’ diye bağırıyor, bir yandan koşuyordu.

Kendisini durduran gardiyan; “Tuvalette har zaman biri olur lan manyak! Ne bağırıp duruyorsun?”

“Ölü, ölü!” “Sessiz ol!”

Böylesi ciddi olaylar, mahkûmlar arasında huzursuzluk, idare bakımından da büyük problem demekti.

Sabah namazına kalkan birkaç hükümlü dışında ortalıkta kimse yoktu. Gardiyanlar aceleyle müdür ve savcıyı aradılar. Kısa sürede olay yeri inceleme geldi. Savcının talimatıyla ası ipi kesilip, ceset yere alınırken, başı polisin elinden kaydı. Bir metre yüksekten düşen başın çarptığı betondan çıkan ses, izleyen gardiyanlardan birinin kusmasına yol açtı.

Fotoğraflar çekildi, tutanak hazırlandı. Her nedense tuvalet ve lavabolardan parmak izleri alındı.

Sabah namazı için kalkan Hüseyin de Yunus’tan olayı öğrenmişti olayı.

Tuvalette biri intihar etmiş!

Hüseyin açık cezaevinde örgün eğitim alıyordu. Namazı kılıp, üniversiteye gitti.

Üniversite onun için harika bir imkândı. Cezaevinde geçirdiği yirmi yıl boyunca Toplumla tamamen yabancılaştığını, normal yürümeyi bile unuttuğunu görmüştü. Hızlı hızlı yürüdüğü hâlde herkesin yanından sakince geçtiğine şaşırıyordu. Anladı ki, küçücük havalandırmada, küçük adımlarla volta atmaya alışmıştı.

Açığa çıktığı ilk gün telefon etmek istemiş, ankesör bulamayınca garajdaki bir değnekçi kendisine kullanması için Android telefonunu uzatmıştı. Telefona bakıp donakalmıştı Hüseyin. Siyah bir plastik parçası, hiçbir tuş yok üzerinde. Tekrar adama uzatıp, “Ben numarayı söylesem siz arar mısınız.” diye sorduğunda değnekçi, “Sen de arayabilirsin.” demişti.

Hüseyin Fakülteden cezaevine döndüğünde Yunus’a hemen olayı sordu. İntihar eden mahkûm birkaç gün önce gelmiş. Pek fazla konuşmayan garip bir tipmiş. Daha önce de intihara niyetlenmiş, başaramamış. Ne yazık ki bu sefer amacına ulaşmış.

“Adamın dosyasında psikolojik sorunları olduğu yazmıyor

mu?”

“Sen de biliyorsun, bunlar sadece formalite. Nakille yahut

başka türlü gelen her hükümlüye cezaevi psikoloğu ruhsal bir rahatsızlığın var mı diye sorar. Yok diyen koğuşuna gider. Var diyene bir iki fazla soru sorulup o da koğuşuna gönderilir. Yoksa adamı kısa bir ceza için buraya getirmek yerine psikiyatri servisine götürseler, tedavi ettirseler, o arada zaten cezasını tamamlamış olurdu. Ama kimin umurunda ki?”

“Ne zaman asmış kendini? Akşam sayımında, gece sayımında anlaşılmamış mı?”

“Tuvalet kapısı kapalı olduğundan içeride bir kişi olduğunu var sayıp, tamam olarak yazmışlar.”

“Savcı, bu sayımı nasıl yaptınız? İçeride bir kişi var deyip neye dayanarak sayım tutanağı tuttunuz demeyecek mi?”

“Neden desin ki?”

“Peki, o zaman niye bu kadar telaş yaptılar, her taraftan parmak izleri aldılar, onlarca fotoğraf çektiler?”

“Ya git Allah aşkına! Sanki bilmiyorsun. Laf olsun, torba dolsun. Herkes görevini yapmış olsun. Bitti gitti. Nasıl bilirdiniz? Gömün gitsin. Ailesi ne diyor?”

“Babasına oğlunun daha evvel de intihara teşebbüs ettiğini bildirdikleri için babası herhangi bir dava açma niyetinde değil.”

Hüseyin, “Burada insan hayatı da dâhil, her şey çok ucuz. Yeter ki prosedürler yerine getirilmiş olsun.” diye mırıldanarak koğuşuna yöneldi.

SOSYAL DEVLET

0

Parkta sarı sonbahar yaprakları üzerinde el ele yürüyen genç çift, bankta tek başına oturan genç bir kızın sessizce ağladığını görünce, merhamet hissiyle ona yöneldiler.

“Merhaba, benim adım Melike. Çok kederli görünüyorsun.

Anlatmak ister misin?”

“Ben de Seda. Ölmek istiyorum ama nasıl yapacağımı bilmiyorum.” diye cevap veren kız kendini iyice bıraktı, haykırarak ağladı, ağladı…

Melike ne yapacağını şaşırmıştı. Birkaç faydasız teselli cümlesi söyledi. Eşine bakarak uzaklaşmasını işaret etti.

Bankta genç kızın yanına oturup; “Anlat, kız kıza bir çözüm buluruz belki.” dedi.

“Hiç kimseye derdimi anlatamıyorum. Anlatılacak şey değil zaten. Öylesine doluyum ki… Sizi de derdimle sıkmayayım.”

“Anlat, lütfen. Gerçekten sana bir faydam olsun istiyorum.” “Ben hamileyim.”

“E, ne güzel. Biz eşimle beş yıldır bir bebek sahibi olamadık ve olamayacakmışız. Ne mutlu sana.”

“Öyle değil. Ben üniversite öğrencisiyim. İnternetten tanıştığım Sertaç adında bir ahlaksızla güya sevgili olduk. Anlattığına göre Sertaç, otuzlu yaşların başındaydı; Samsun’da babasının çorap fabrikasını yönetiyordu. Beni o kadar çok seviyordu ki, üniversiteyi bitirmemi bile beklemeden ailesiyle istemeye geleceklerini söylüyordu.

Bu ay, önümüzdeki ay, dedem hastaneden çıkar çıkmaz, babam anjiyo oldu, iyileşir iyileşmez… gibi yalanlarla beni oyalıyordu. Ben onu sevmiştim ama daha kötüsü, onun da beni sevdiğine inanmıştım. Bu arada beraberliğimiz de mesafe kat etmişti. Bir gün hamile olduğumu fark ettim. Hemen Sertaç’ı arayıp, bir an önce beni istemeye gelmeleri gerektiğini söyledim. Güya çok sevindi. ‘Haftaya çarşambaya Bursa’dayız.’ dedi.

Sonraki aramalarımda telefonu açmamaya başladı. Birkaç çarşamba gelip geçti, bir türlü görüşemiyorum… Ne telefonla ne sosyal medyadan. Oyuna getirildiğimi anladım. Sosyal medyadaki ortak arkadaşlarımız vasıtasıyla kendisine ulaşıp görüşebildim. Bana, hasta olduğundan söz ettiği dedesinin öldüğünü, yasta olduklarını, telefonlarımı bu yüzden açamadığını, dedesinin kırkı çıkınca soluğu bizim evde alacaklarını anlattı aceleyle. Ben yine inandım.

Kaç kırk çıktı bilmiyorum ama hamileliğim beş aylık olmuştu.

İnternetten, ortak arkadaşlardan, sosyal medyadan bu şerefsizi araştırdım. Samsunlu olduğu dışında her söylediğinin yalan olduğunu öğrendim. Babası hiçbir sosyal güvencesi olmayan yaşlı bir dilenciydi. Yıllar önce annesi, nikâhlı olduğu hâlde biriyle kaçıp gitmişti ve nerede olduğu bilinmiyordu. Kendisi de kırk yaşında, internette kedi köpek yavrusu satmaya çalışan ipsizin tekiydi.

Artık yedi aylık hamileydim. Bu hamilelikten kurtulma şansım çoktan bitmişti. Ailem tutucu bir ailedir. Hoş, tutucu olmasalar bile yenilir yutulur bir şey mi benim durumum? Hele

ağabeyim kesin öldürür beni. Kimseye anlatamadım tabii. Hamileliğimi gizleyemez hâle gelince, Mudanya’da fason perde dikişi yapan arkadaşımın sipariş yoğunluğu nedeniyle yardıma ihtiyacı olduğunu, iki ay onda kalacağımı söyleyip evden ayrıldım. Doğuma pek az bir süre kaldı. Ölüp kurtulmalıyım ama nasıl?”

Şaşkınlıkla dinleyen Melike, sevinç hissine kapılsa da belli etmemeye çalışarak en kederli yüz ifadesini takındı.

“Seni anlıyorum. Durumun zor ama Allah verir bir çaresini.

Belki de çare ayağına geldi.” “Nasıl yani?”

“Anlattığına göre yakında, hiç kimseye izah edemeyeceğin bir bebeğin olacak. Bu senin için, ölmeyi isteyecek kadar büyük bir sorun. Ama sorunu olan yalnız sen değilsin. Eşimle severek evlendik. Beş yıldır gitmediğimiz hastane ve tıp merkezi kalmadı. Sayısız tedaviler geçirdik, yine de Allah vermedi işte. Çocuğumuz olmuyor.

Birbirimizi çok sevdiğimiz hâlde, gerçek bir aile gibi hissedemiyoruz.

Yaşama sevincimiz kalmadı desem yeridir. Sana, sorunlarından kurtulacağın bir teklifte bulunacağım ama uzun uzun konuşmak lazım. Bu akşam bize gel, hatta bizde gecele. Etraflıca konuşuruz. Güvenemiyorsan, bizim yaşlılarla altlı üstlü oturuyoruz, onları da çağırırım. Sen de istersen bir arkadaşını alıp gelirsin.”

Birkaç dakika önce tanıştığı birinden bu sözleri işiten Seda, bir yandan yabancı birinin evine gitmenin hatta orada gecelemenin tehlikelerini düşünüyor, bir yandan da durumunun vahameti karşısında kendisini bir şeyler yapmaya mecbur hissediyordu.

“Adresinizi ve telefonunuzu verin. Gelmeye karar verirsem sizi ararım.”

Melike sevinçle bir kâğıda adresini ve telefonunu yazdı. Kâğıdın yanına bir miktar para koyup; “Gelirsen taksiyle gel. Bebeği toplu taşımalarda üzme…” diyerek para ve kâğıdı Seda’nın eline tutuşturdu.

Seda parktan çıkıp, yanında kaldığı arkadaşının iş yerine doğru giderken, Melike’nin sözlerini tekrar tekrar aklından geçiriyor, muhakeme etmeye çalışıyordu. Belli ki bebeği isteyeceklerdi. Bunu nasıl yapacaklardı? Kendisini bu durumdan nasıl kurtaracaklardı?

Bunlar iyi yönde düşünceleriydi. Bir de kötüsü vardı. Kim olduklarını bilmediği insanların evinde başına neler gelebileceğini düşündükçe, ruhu cendereye alınmış gibi sıkılıyordu.

İşyerine geldiğinde arkadaşı harıl harıl çalışıyordu. Selamlaşmalarının ardından yeniden işine daldı. Bir süre sonra Seda’nın düşünceli hâlini fark etti.

“Hayrola, çok düşüncelisin?”

Kendinden epeyce büyük arkadaşının bu sorusunu bekleyen Seda, parkta yaşadıklarını bir çırpıda anlattı. Arkadaşının vereceği akla güveniyordu.

Perdeci elindeki işleri bıraktı. Bir müddet düşündü. Detaylı sorularla durumu iyice kavramaya çalıştı. Adrese baktı, genellikle eski Mudanyalıların ikamet ettiği nezih bir semtteydi.

“Tamam. Birlikte gidelim. Birkaç arkadaşıma adresi verelim. Yarım saatte bir beni arasınlar. Telefonu açmazsam hemen polise bildirsinler.”

“Rahatladım vallahi. Bana en iyi arkadaşlığı ve ablalığı yaptın şimdiye kadar, yine yapıyorsun. Sana minnettarım. Geleceğiz, diye arayayım mı?”

“Ara bakalım. Bugünden hayır gelmez artık. Hemen geliyoruz de. İhtiyarları da evde olsun.”

Perdeci de yakın birkaç arkadaşını arayıp, fazla detaya girmeden, yapmalarını istediği şeyleri anlattı. Ardından hepsine mesajla adres bilgisini gönderdi. Çantasından ayırmadığı biber gazını kontrol etti. Her ne kadar abla rolündeyse de, o da çok korkuyordu.

Çağırdıkları taksiye oturdukları andan itibaren bildikleri tüm duaları okuya okuya yola çıktılar. Onlara uzun gelen bir yolculuğun sonunda adrese ulaştılar. Etrafa bir göz gezdirdikten sonra perdeci, zillere baktı. Çiftin dairesine ait olanı bulup butona bastı.

Yaşlı bir çift kapıyı açtı. Hemen arkalarında Seda’nın parkta tanıştığı Melike ve Samet duruyordu. Melike atılıp; “Kayınvalidem ve kayınpederim. Alt katımızda oturuyorlar. Buyrun lütfen!” diyerek içeri davet etti.

Misafir odasına geçerken perdeci, inceleyen gözlerle etrafına bakınıyordu. Eşyaların durumundan zengin olmadıklarını anladıysa da geçim sıkıntısı çekmedikleri belliydi.

Hoşbeşten sonra Samet; “Otomotiv yan sanayiinde dolgun maaşla düzenli bir işim var. Alt kat babamların, bu kat bizim mülkümüz. Kira derdimiz yok. Çok iyi olmasa da bir arabamız var. Anne ve babam sağlıklı insanlardır. Bize hep yardımcı olurlar. Onlar da torun hasreti çekiyorlar,” deyip anne babasına baktı.

Konuşması süresince başlarıyla Samet’i tasdik eden anne ve babası da Samet’in söylediklerini destekleyici konuştular.

Bebeği en iyi koşullarda büyüteceklerini, dilediği zaman görebileceğini, başka çocukları olmadığını, her şeyin bebeğe kalacağını, geleceğinin de böylece güvencede olacağını, hatta Seda’yı da artık evlatları belleyeceklerini anlattılar.

Seda, şimdiye kadar söylenenlerden memnundu. Bebeğin kendi nüfusunda görünmesini istemediğini, bu işi nasıl yapacaklarını sordu. İyi hazırlandıkları belli olan Samet ve Melike, öncelikle şimdiye kadar hiç doğum uzmanına gitmemiş Seda’yı ve bebeği

muayeneye götürmek istediklerini, yapılması gereken müdahaleler ya da tedaviler varsa yaptıracaklarını, doğum için özel bir kliniğe Melike adıyla yatırıp çocuğu doğrudan nüfuslarına almak istediklerini, tüm bunları en iyi koşullardaki yerlerde masrafları tamamen kendilerine ait olacak şekilde yapacaklarını ayrıntılarıyla anlattı.

Seda iyice rahatlamıştı ama bu kadar çabuk karar da veremiyordu.

“Arkadaşımla başka bir odada yalnız görüşebilir miyim?”

“Elbette!” deyip bir odayı gösterdiler. Bebek odası olarak özenle düzenlenmiş, beşiğinden zıbınına, oyuncaklarından biberonuna kadar yığınla eşyanın bulunduğu odayı görünce Seda hıçkırıklara boğuldu; “Abla, ben neden yavrumu böyle büyütemiyorum?”

“Şimdi sırası değil, ağlamayı kes de durumu konuşalım. Bu odadan da belli, nasıl bir çocuk hasreti çektikleri. İyi insanlara benziyorlar. Zaten bir bebeğe kötülük yapabilecek kaç vicdansız vardır ki? İsim ve adreslerini biliyoruz. Sen bebeği ziyarete geldiğinde olumsuz bir durumla karşılaşırsan, isimsiz olarak ihbar eder, devlet korumasına aldırırız. Ben olumlu bakıyorum ama karar senin. Hesabına göre doğuma birkaç gün kaldığını da unutma!”

“Ben de senin gibi düşünüyorum. Olumlu cevap vereceğim ama bu gece burada kalmam. Yarın muayenedeki tutumlarına göre bir daha değerlendiririz.”

Misafir odasına döndüler. Seda, teklife olumlu baktığını, ertesi gün için muayeneye gidebileceklerini, ancak gece kalamayacağını tekrarladı. Samet, Melike ve kayınpederi ile kayınvalidesi öylesine sevindiler ki, hızını alamayan kayınpeder, yapma etme deseler de yerinden kalkıp zıpladı. Düşüşü sert olmuştu

ama umurunda değildi. “Allah razı olsun senden kızım!” deyip duruyordu.

Samet hemen özel bir hastaneyi arayıp ertesi gün için randevu aldı. Vedalaşırlarken, yaşlı adam Seda’nın eline para sıkıştırdı. Seda hafifçe kızarak reddetmeye kalkınca; “Sen de benim bir kızımsın artık. İnsan babasından harçlık almaz mı? Torunuma iyi bak!” deyip tartışmayı bitirdi.

Randevu aldıkları özel hastaneye bu kez yalnız gelen Seda, Melike ve Samet’i heyecanla beklerken gördü. Selamlaşmanın ardından Seda’nın eline Melike’nin kimlik kartını tutuşturdular. Hasta başvuru formunu buna göre dolduran Seda, saflıktan mı, heyecandan mı bilinmez, irtibat telefonu olarak kendi telefonunu yazdı.

Melike rolündeki Seda’nın hamilelik öyküsünde dokuz ay boyunca hiç doktora gitmemesini hayretle karşıladı kadın doğum uzmanı. Sosyal Güvenlik Sigortasına dâhil olmadığı için tıbbi yardım almadığını düşündü önce. Dosyasını kontrol edince yıllardır eşinin üzerinden güvencesinin olduğu, geçmiş üç yıl içinde tüp bebek tedavisi de dâhil birçok defa özel hastane müracaatlarının olduğunu gördü.

Hasta formuna ‘şüpheli bir durum’ olabileceğine dair not düşerek, gerekli muayene ve tahlilleri yaptı. Sonuçlar mükemmeldi. Fetüs, sağlıklı ve normal gelişiminde bir kızdı. Annenin durumu da iyiydi. Doğum bir iki gün içinde olabilirdi. Sancılarının sıklığı belli bir periyoda gelirse hemen bir doğumevi ya da kliniğe gitmesini önerdi. Bunları Seda’ya (sahte Melike’ye) anlatırken, şüphelerinden hiç bahsetmedi.

Seda’dan doktorun anlattıklarını dinleyen Melike ve eşinin yüzü aydınlandı. ‘Kör istemiş bir göz, Allah vermiş iki göz.’ diye mırıldanan Samet, “hem de kız” diyerek gülücüklerle memnuniyetini

belli etti. Kendilerince işin zor kısmını atlatmışlar, Seda’yı Melike olarak kayda geçirmişlerdi.

Madem bebek bir-iki gün içinde gelecekti; Seda’nın evlerinde kalmasını, böylece sancılar sıklaşınca derhal hastaneye götürebileceklerini teklif ettiler. Hatta bunun elzem olduğunu söylediler. Bu fikir Seda’nın da aklına yattı, birlikte Samet ve Melike’nin evine geldiler. Melike için hemen bir oda düzenlendi. Rahatı için elden gelen yapıldı. Yemek, çerez, meyve, canı ne çekerse anında getiriliyordu.

Gerçekten ikinci gün Seda’nın sancıları belli sıklığa ulaştı. Aynı özel hastaneye götürüldü. Yine Melike ismiyle doğuma girdi, beyaz tenli güzel bir kız bebek dünyaya geldi. Bebeği Seda’nın odasına getiren hemşireler, onun bebeğini severken gözyaşlarına boğulmasını doğum psikolojisine verdiler.

Kendilerini Seda’nın (sahte Melike’nin) ablası ve eniştesi olarak tanıtan Melike ve Samet odaya girdiklerinde âdeta gözleri kamaştı. Böyle güzel bir bebeği onlar da tahayyül etmemişti.

O gece hastanede geçirildi. Ertesi gün taburcu edildiler. Seda’nın istediği kadar evlerinde kalabileceğini, isterse bebeğini emzirebileceğini söyleyen Melike, bir yandan bebeğin sevinci, bir yandan da Seda’nın mahzun hâlinin üzüntüsü içindeydi. Seda, bebekle ilişki kurarsa asla ayrılamayacağını, yaşamı pahasına onu bırakamayacağını, hem kendi hayatını hem de bebeğininkini riske atacağını sezmişti. Teşekkür edip hızlıca arkadaşının evine gitti. Ağlayarak her şeyi anlattı. Arkadaşının verdiği yatıştırıcı ve doğumun yorgunluğuyla uzun süre uyudu, uyudu…

Samet, eşi ve bebeği eve bırakıp anne ve babasını haberdar ettikten sonra koşa koşa Nüfus Müdürlüğüne gidip, sevindiren haber anlamındaki Müjde ismini koydukları bebeklerinin nüfus kâğıdını aldı. Aynı heyecanla bayram sevinci yaşanan evine döndü. Anne ve babası, eşi ve kızları Müjde. İşte şimdi tam bir aileydiler.

Dokunmaya korkarak herkes Müjde’nin güzelliğini izliyor, nazara karşı Nas ve Felak sureleri dillerden düşmüyordu.

Ne kadar kişisel bağlantı kurmak istemese de dayanamayıp bir ay sonra bebeğini ziyarete gitti Seda. Saygıyla karşılandı, itibar edildi. Bebeğin tertemiz giysiler içinde özenle bakıldığı çabucak serpilmesinden de belliydi. Süt kokan yavrusunu titreyen elleriyle okşayıp kucağına aldı. Yine o bildik hüzün çökmüştü içine. Zoraki bir hoşbeşten sonra gitmek istedi. Kapılarının her zaman açık olduğunu, neye ihtiyacı varsa ellerinden geleni yapacaklarını söyleyen Melike’ye teşekkür edip ayrıldı.

***

On beş gün kadar sonra telefonu çaldı. “Melike Hanım?”

“Öyle biri yok. Yanlış aradınız.” deyip kapadı telefonu.

Kapar kapamaz da yaptığı hatayı anladı. Buz kesti. Hemen arayan numaraya döndü.

“Ben Melike. Az önce bir yanlışlık oldu. Tartıştığım kardeşim açtı telefonu. Bana kızgınlığından, öyle biri yok deyip kapattı. Buyrun, sizi dinliyorum?”

Bebeğinin topuk kanının alınması için hastaneye gelmeleri gerektiğini söyleyen doktor, şüpheli durum diye not aldığı bu hastadan şimdi daha da fazla şüphelenmişti. Durumu savcılığa bildirmekten başka seçeneği kalmamıştı.

İfadesi sırasında tir tir titreyen Seda’ya savcının tek kaşını kaldırarak bir kez bağırması yetmişti çözülmesi için. Sahte isim kullanarak kamu kurumlarını dolandırmak ve velayet görevini ihmalden Seda’ya karşı, nesebin değiştirilmesi ve sahtecilik suçlarından Melike ve Samet’e karşı soruşturma dosyası açan

savcılık, Müjde bebeği de devlet korumasına alarak bir polis eşliğinde çocuk yurduna gönderdi.

Hepsi Melikelerin evinde toplandı. Karalar bağlamışlardı. Babaanne bir yandan ağlıyor, bir yandan “Gitti kuzum…” diye inliyordu. Soruşturma, ceza… hiçbir şey umurlarında değildi. İlle de Müjde bebek!

Samet, metin olmaya çalışarak gözlerini kuruladı; “Öyle sevdik, öyle alıştık ki biz ona… Melike’nin kucağından bir dakika almak bile imkânsızdı. Zar zor alır, severdik. Ne yapacağız şimdi?”

Seda’nın aklına birkaç yıl evvel bir akrabasına yardım etmiş olan, pek memnun kaldıkları avukata danışmak geldi. Hemen akrabasını arayıp avukatın telefonunu aldı.

“En sağlıklı bilgiyi avukattan alırız, kalkın hadi.”

Orta yaşın üzerindeki avukat anlatılanları dinledi, arada sorular sordu.

“Sonuçta ne istiyorsunuz?”

“Biz bebeğimizi geri istiyoruz. Olursa bir de ceza davalarından kurtulmak!”

“Seda, sen ne istiyorsun?”

“Ben de aynısını. Yani bebeğimi bakabilme durumum yok.

Samet’le Melike’nin ona iyi ebeveynlik yapacaklarına inanıyorum.

Tabii bir de yargılanmak istemiyorum.”

“Öncelikle bebeği Seda adına yurttan almamız gerek. Aldıktan sonra kimde kalır siz karar verirsiniz. Bu durumu yasal hâle getirmek için evlat edinmeye izin davası açarız. En son soruşturma savcısı ile görüşür, durumu anlatırız. Suç işleme kastıyla değil de bilgisizlikten kaynaklanan yasa ihlali yaptığınıza ve durumun

tamamen insani olduğuna ikna edersek hakkınızdaki suçlamalar düşer.”

Avukatın önerdiği seçenekler hepsini rahatlattı. Hemen işlemlere başlamasını rica ettiler.

Gerekli vekâletleri alan avukat, savcılığa hitaben dilekçesini yazdı ve Seda’yı da yanına alarak savcılığın yolunu tuttu.

Soruşturma savcısı uzun yıllardır görev yapan, tecrübeli, babacan, ben davayı açayım da mahkeme karar versin, türünden üzerindeki işleri incelemeden paslayan biri değildi. Dosyalarını titizlikle inceleyen, tatlı sert tarzıyla ifade alan ve inisiyatif kullanan bu savcının Melike’nin dosyasına baktığını öğrenince avukat biraz daha rahatladı.

“Savcı Bey, Seda kızımız bir hayırsızın kurbanı olmuş. Ailesinden korkusuna böyle bir iş yapmış. Şimdi çok pişman. Bebeğini bir an önce alıp emzirmek istiyor. Malûm, daha bir buçuk aylık süt kuzusu yavru.”

Savcı bir yandan yüksek tonda Seda’yı azarlıyor, diğer yandan bebeğin Seda’ya teslimi için yurt müdürlüğüne müzekkere yazdırıyordu. Seda eziliyor, cevap vermek istiyordu. Ancak durumun farkında olan avukatı kendisine sus işareti yaptığından ses çıkaramıyordu.

Müzekkereyi alan avukat, savcıya teşekkür ederek Seda ile birlikte odasından çıktı.

“N’oldu avukat bey?”

“Tamam, savcı bey bebeği sana verdi.”

Dışarıda bekleyen Samet ve Melike de bu habere sevindi. Savcıdan Allah razı olsunlar, avukat beyin ayağına taş değmesinler havada uçuşurken çocuk yurdunun yolunu tuttular.

Elindeki müzekkere ile yurt müdürünün odasına giren avukat, güler yüzle karşılanıp buyur edildi, çayı söylendi. İşte bundan sonra yaşananlar Sosyal Devletin ne olduğuna dair gördüğü ve okuduğu her şeyden daha fazla öğretici oldu avukata.

Yurt müdürüyle sohbet ederken bir yandan etrafa göz gezdiren avukat, rengârenk ve pırıl pırıl eşyalarla donatılmış, oyun alanları ve bol oyuncağın bulunduğu bu ortamdan çok etkilenmişti.

Bir an aklına Çocuk Esirgeme Kurumu’nun 1960’lardaki yardım toplama sloganı geldi aklına. Meraklısı olduğu siyah beyaz Türk filmlerinden birinde, boynuna bağış kutusu asmış çocuğun, “Açız, açız. Yardımınıza muhtacız!” tekerlemesi ile yardım toplamaya çalıştığı görüntüler aktı zihninden.

“Her yaşta çocuk zor tabii de, bebek sizin için daha zor olmuyor mu müdür bey?”

“İmkânlarımız geniş, ödeneğimiz ve personelimiz bol. Hiç zor olmuyor. Ancak ‘Bir bebek, bir kadının iki göğsü arasında büyümelidir.’ bizim mottomuzdur. Bu nedenle kadın personelimizden birini, tüm mesaisi boyunca aynı bebeğe tahsis ediyoruz. Bebeğin uyuduğu saatler haricinde bu görevlimiz, kendi yavrusu gibi bebeği kucağında gezdirir, diğer işlerini öyle yapar.”

“İnanılmaz. Gözlerimle görmeyip bana anlatılsaydı bu kadar ütopya olmaz derdim.”

Gerçekten biraz sonra, kadın bir personel bebekle müdürün odasına girdi. “Eşyaları hazırlanıyor, birkaç dakika sonra teslim edebiliriz müdür bey.” deyip odadan çıktı, bebeği pışpışlayarak dolaşmaya başladı.

Kar gibi beyaz kundak ve battaniyeye sarılı, özenle bakılan bebeği gören avukat iyice şaşırdı. Çünkü hâlâ istenmeyen bebeğin, ‘cemaat dindar olduğuna göre vicdanlıdır, bebeği sahiplenirler’

düşüncesiyle cami avlusuna bırakıldığını sanıyordu. Hem şaşırdı hem mutlu oldu hem de sosyal devleti ile gururlandı.

“Müdür bey, bebeğin bir eşyası yoktu bildiğim kadarıyla. Ne eşyası hazırlanıyor?”

“Siz şimdi savcılıktan apar topar geldiniz. Yanınızda ne battaniye, ne bez, ne kıyafet, ne de mama ve biberon vardır. Onları hazırlatıyorum. Bebek sıkıntı çekmesin!”

Koca bir torba içinde eşyalar geldi. Müdür bebeği avukatın kucağına verip teslim belgesini imzalattı. Avukat da bebeği, kenarda süklüm püklüm oturan Seda’ya verdi. Bebeği sıkıca göğsüne bastıran Seda’yla birlikte müdüre teşekkür edip ayrıldılar.

Kapı önünde heyecanla bekleyen Melike ve Samet, bebeğin geldiğini görünce yüzlerindeki endişeli ifade yerini rahatlamaya bıraktı. Seda, arka koltukta oturan Melike’nin yanına bebeğiyle

birlikte ilişti. Bu kez gözyaşlarını içine akıtarak bebeğini sevdi, sevdi…

Bebeği aniden Melike’ye uzattı, kararlı bir tavırla arabadan indi. Melike; “İstediğin kadar sev, istediğin zaman sev. O senin yavrun.” dediyse de, “Hayır. Bundan sonra sizle asla görüşmeyeceğim. Her görüşmemden sonra, kabuk bağlamaya çalışan yaralarım kanıyor. Buna dayanamayacağım. Kendime kötülük etmekten korkuyorum. Lütfen siz de aramayın. Zaten gideceğim yerde bir iş bulabilirsem buraları terk edeceğim. Hoşça kalın! Size de, Müjde’ye de baht açıklığı ve mutluluklar dilerim.” Uzaklaşan Seda’nın ardından bakan avukat; “Zor da olsa en iyisini yaptı. Ne bebeğini sahiplenebilecek ne de evlatlık edinen aile bebeği tam olarak benimseyebilecekti.” diye mırıldandı.

Kısa bir süre sonra evlat edinmeye izin duruşması için Seda’yı çağıran avukat, birkaç dakika süren duruşmadan sonra bir daha onu hiç görmedi.

Yıllar sonra sosyal medyada ilkokula başlayan Müjde’nin fotoğraflarını gören avukat, evlat edinen aileyi aradı. Onlar da bir daha Seda’dan haber alamadıklarını, telefon numarasının iptal göründüğünü, duyumlarına göre bir başka şehre gittiğini, başkaca da bir malumat edinemediklerini, geçen yıl bir bebek daha aldıklarını, ailelerinin daha da büyüdüğünü anlattılar.

Müjde ve ailesine mutluluklar dileyen avukat, mesleğinde ilk önce öğrendiği düsturu hatırladı: Kimseyi yargılama!

ÖLEN BİR MAHKÛM ANISINA

0

İnsanlar sahil boyunca bir o yana bir bu yana koşuşturuyorlardı. Gri bir gökyüzü ve siyaha çalan deniz, dev dalgalarla İmralı’yı dövüyordu. Saatler sonra bu telaşlı aramalar, yerini ümitsizliğe terk etti. Balıkhane şefinin bu havada hükümlüleri balığa çıkarmasının cinayetle eş olduğu konuşulmaya başlandı. Daha önce de şefin anlamsız diretmesiyle kötü havada balığa çıkarılan hükümlülerin büyük badireler atlattığı, zor zahmet adaya ulaşabildikleri biliniyordu.

Hüseyin, balıkhanede çalışan kıdemli eski bir mahkûm arkadaşına, bu havada neden balığa çıktıklarını sordu.

“Şef laftan anlamıyor ki! Bu havada tekneyle dahi balığa çıkmak çok tehlikeliyken, kayıkla balığa çıkarttı. Kaybolan çocuk yüzme de bilmiyor. Hoş, yüzme bilen de bir şey yapamaz ya… Sevdiği kızla kaçmışlar. Kızın yaşı küçük olduğu için onun cezasını yatıyor. Çocuk iki ay sonra tahliye oluyor. Aileler razı, evlenecekler. İnşallah kurtulur. Allah yardımcısı olsun.”

“Bu havada kurtulma şansı var mı?”

“Saatler oldu. Kurtulsaydı sahilde bulunurdu. Bu akıntıda hangi sahilden çıkacağı meçhul. Marmara Denizi’nin tamamında

olduğu gibi, İmralı Adası’nın etrafında da birçok ters akıntı vardır. Akıntıya kapılan birinin cesedi çok farklı yerlerden çıkabilir.”

-Şef böyle bir riski niye alıyor?”

“Kimin umurunda? Bu kadar yaygara çıkmasa firar diye yazılabilirdi.”

“Nasıl yani?”

“’Ada firari’ denir buna. Yani adam adanın her yerinde aranır, bulunamazsa firar olarak değerlendirilir. İleride cesedi bulunursa ona göre işlem yapılır.”

Gece yarısına doğru huzursuzluk iyice artmış, sözü geçen eski bir hükümlü olan Ayhan’ın yatıştırmasıyla ortam sakinleşmişti. Ertesi gün erkenden aramalar yeniden başladı. Öğleye doğru iskeleye tekneyle bir ceset getirildiği haberi yayıldı. Hüseyin gardiyanlardan, cenazenin aranan mahkûma ait olduğunu öğrendi.

Bu durum hükümlüler arasında ciddi bir infiale neden oldu. İdareye karşı “isyan” konuşulmaya başlandı. Hüseyin: “Yapacaksanız planlı bir şekilde yapın. Hiç kimsenin canına zarar vermeden ve idareyi ele geçirdiğinizde Bakanlığa, Ceza ve Tevkifevlerine, bazı radyo ve televizyonlara ulaşın, durumu anlatın. Bu keyfiyetin son bulmasını isteyin. Başarılı olamazsanız çok ceza alırsınız.” Bu fikir bilhassa genç mahkûmların aklına yatmıştı. Kendilerince planlar yapıyorlardı.

Gece sayım saati geçmişti. Hükümlüler idare önünde geziniyor, memurlar korkudan sayım anonsu yapamıyordu. Bu sırada Ayhan gelip, böyle eylemlerle bir yere varamayacaklarını, daha çok zarar göreceklerini söyleyerek hükümlüleri koğuşlarına girmeleri konusunda ikna etti.

Sabah sayımından sonra idare, tüm mahkûmları gazinoda topladı. Başgardiyanlar, müdürler ve cezaevi savcısı, kendileri için

hazırlanan masanın etrafına oturmuşlardı. Savcı bey biraz sindirmek, biraz da yatıştırmak için tatlı sert bir konuşma yaptı. Arkasından cezaevi birinci müdürü sessizlikten cesaret alarak tehditkâr bir şekilde konuşmaya başladı. O kadar baskıcı ve tehditkârdı ki, âdeta bu işin sorumlusu mahkûmlarmış gibi davranıyordu. Konuşmasının arkasından söz almak için Hüseyin elini kaldırdı. Birinci müdür gönülsüzce ona söz verdi.

Hüseyin; “Müdür bey, baştan sona sizi dinledim. Sanki arkadaşımızı biz öldürmüşüz ya da bu duruma biz sebep olmuşuz gibi konuştunuz. Benim anlayamadığım iki sözünüz var. Bunları açıklamanızı rica edeceğim. Birincisi, ‘Akıllı olun, ananızı ağlatırım.’ İkincisiyse “’Doğduğunuza pişman ederim.”

Daha Hüseyin cümlesini tamamlayamadan salonda büyük bir gürültü koptu.

Eski bir mahkûm, “Üç ay önce benzeri şey bizim başımıza geldi. Telsizimiz çalışmıyordu. Tekne arızalıydı. Çıkmak istemedik, zorla çıkarttılar. Balıktayken motor bozuldu, bildiremedik. Ertesi gün aç ve susuz, kendimizi Armutlu sahilinde bulduk. Deniz dünkü gibi olsaydı eğer, biz de ölebilirdik. Tesadüfen kurtulduk.”

Başka bir mahkûm:

“Benim anamı ağlatabilecek, doğduğuma pişman edebilecek bir delikanlı görmüyorum bu salonda. Varsa çıksın!”

Salondaki uğultu ve hareketlilik artınca, müdürler ve savcı zaten yakınında oturdukları kapıdan hızla çıkarak, iskelede hazır bekleyen bota binip âdeta kaçtılar. Yine eski mahkûm Ali, herkesi ikna ederek ortamı yatıştırdı.

Hüseyin: “Ali ağabey, niye engelledin?”

“Bu işin sonunda hepimiz paket(*) oluruz.”

“Yahu sen dünkü mahkûm musun? Buradaki tüm

mahkûmların her hâlükârda paket olacağını, tavrın nedeniyle yalnız senin burada kalacağını bal gibi biliyorsun.”

İdare hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Sudan bahanelerle eski mahkûmlar bir bir kapalı cezaevlerine, “paket” denilen şekilde sürgün ediliyordu. Yine bir mahkûmu kapalı cezaevine gönderebilmek için bir bahane bulamayan gardiyanlar, “memura güldü” diye tutanak tutmuşlardı.

Sonunda sıra Hüseyin’e gelmişti. Hüseyin üniversitede okuduğu için, Bursa’dan İmralı’ya dönmek üzere Mudanya’daki cezaevi temsilciliğine teslim oldu. Kendisinden sorumlu gardiyan İmralı’ya telefon açtı. Konuşmasının tonu gittikçe yükseldi. “Kardeşim, yanımda duran adamın firarını nasıl vereyim? Allah’ınız yok mu sizin be!” diye bağırarak telefonu kapadı.

Hüseyin durumu anlamıştı. Bu namuslu gardiyan, mesleğini tehlikeye atarak dürüst davranmaya çalışıyordu. “Ağabey,” dedi Hüseyin, “sen onlardan önce git savcılığa, firarımı ver. Sana zarar gelmesin, bana müsaade.”

Gardiyan: “Olur mu öyle şey? Bu kanunsuzluktur. Hiçbir yere gitmeyeceksin.”

Hüseyin, memurla birlikte İmralı’ya döndü. Başına geleceklere değil, o insan evladı gardiyana üzülüyordu.

Akşam sayımından sonra arama yapıldı. Arama sırasında Hüseyin’in yatağı, kitapları ve eşyaları yere atılıp çiğnenmiş ve çay dökülmüştü. Eşyalarının o hâlini gören Hüseyin, idareye çıkıp “Böyle arama olmaz,” demesine fırsat kalmadan gardiyanların saldırısına uğradı. İyi bir dayak yedikten sonra, gardiyanlara saldırmak, idareye karşı gelmek gibi suçlamalarla tutanak tutulup hücreye atıldı.

Gardiyanlar, yediği dayaklarla beli sakatlanan Hüseyin’in hücresine, aynı koğuştan dört leşi (**) bulunan Nuri’yi getirip

gittiler. Bu, garip bir durumdu. Normalde hücredeki mahkûmun yanına hiç kimse sokulmazdı.

“Hayırdır Nuri, seni niye buraya koydular?” “Tahmin ettiğin gibi, işini bitirmem için.”

“Zaten hareket edemiyorum. Ne yapacaksan yap.”

“Olur mu ağabey? Beceremedim diye kızarlar, en kötü ihtimalle senin suç ortağın olarak beni de paketlerler.”

Birkaç gün sonra Hüseyin birinci müdürün karşısındaydı. Müdür çekmeceden, başka mahkûmların şahit olarak imzaladığı birkaç sayfa yazıyı çıkarıp masaya attı. “Sen kabul etsen de etmesen de ben seni bir şekilde paketleyeceğim. Cezaevinde örgüt kurmak ve silahlı suikasta teşebbüsten hakkında işlem yapacağız.”

“Olur mu öyle saçma şey? Bunları asla kabul etmem.”

Müdürün bir işaretiyle içeri PKK itirafçısı bir hükümlü alındı. Müdür, hâkî birMap marka tabancayı masaya koydu. “Al bak bakalım Hüseyin. Senden çıkan silah buymuş.”

Hüseyin anlamıştı. Silahta parmak izi çıkarsa hiçbir savunması kalmayacaktı. “Müdür bey, ben silahlardan anlamam,” diyerek silaha dokunmadı. Bunun üzerine müdür, silahı masada bırakarak odadan çıktı. Silahı alan PKK itirafçısı mahkûm, namluyu Hüseyin’e çevirdi; “Ya bunları imzalayacaksın ya da kafana sıkarım.”

Hüseyin bir an düşündü. Silah boş olabilirdi ama dokunursa parmak izi çıkacak, doluysa da ölecekti. Her koşulda kaybeden, Hüseyin olacaktı. “Tamam,” dedi Hüseyin, “kâğıtları verin, imzalayayım.”

Bu imza ile Hüseyin, müdüre ve başmemurlara silahlı suikast yapacağını kabul etmişti. İtirafçı PKK’lının yardımıyla, Hüseyin

lider, diğer yedi mahkûm silah sorumlusu, haberleşme sorumlusu vs. şeklinde eklemlenmişti.

Devam eden süreçte, her ne kadar savcılık bu örgüt işini inandırıcı bulmayıp takipsizlik verdiyse de, Hüseyin çoktan kapalı cezaevinde “isyancı mahkûm” olarak çile çekmeye başlamıştı.

(*) Paket: Hükümlülerin aleyhte bir üst yazıyla ve aceleyle daha disiplinli ve uzak cezaevlerine dağıtılması.

(**) Leş: Öldürdüğü insan sayısı.

YEMEK ORTAĞI

0

Öğle yemeğinden sonra bahçede çay içen Hüseyin ve yemek ortağı Müslüm, bahçe kapısı açılınca başlarını gayriihtiyari o tarafa çevirdiler. Gardiyan yeni bir hükümlü getirmişti. Müslüm, dehşet ifadesi oturan yüzüyle hükümlüye tekrar tekrar baktı. Beti benzi attı. “Ağabey, yeni gelen mahkûmu öldüreceğim,” dedi Hüseyin’e usulca. Hüseyin şaşkınlıkla Müslüm’ün yüzüne baktı ciddiyetini anlamak için. Oldukça ciddi görünüyordu. Oysa böyle bir sözü bekleyeceği son insan Müslüm olurdu. Hüseyin beş parasız, ziyaretçisi olmayan bu garibana sahip çıkmış, onu kardeşi bilmiş, hatta yemek ortağı (*) yapmıştı.

“Neden Müslüm?”

“Ağabey, bu benim amcamın oğlu. Adı Cevdet. Aileler arasındaki husumet nedeniyle hiç görüşmezdik ama ben yine de tanıdım. Bunu amcamlar beni öldürtmek için göndermişlerdir.”

“Senin amcanlar Konya’dalar oğlum. Kocaeli’de ne işi var amca oğlunun?”

“Ağabey biliyorsun, benim babam yok. Benimle beraber bir küçük kız kardeşim var. Ben ölürsem miras amcamlara kalacak. Amcamın oğlu Cevdet’i bunun için gönderdiler.”

“Tamam, ben araştıracağım ama bana söylemeden hiçbir şey

yapmayacaksın.”

Müslüm sessiz sedasız, etliye sütlüye karışmayan efendi bir çocuktu. İlk kez böyle sözler ağzından dökülmüş, üstelik iddialarında ısrarcı olmuştu.

Müslüm’ün endişelerinin gerçek olma ihtimali Hüseyin’in de canını sıktı. Koğuş mümessili olduğu için meydancıyı çağırıp, yeni gelen hükümlü Cevdet’e Müslüm’ün yanındaki yatağı vermesini söyledi. Koğuş arkadaşlarından da Cevdet ve Müslüm’ün üzerinden gözlerini ayırmamalarını, tetikte olmalarını istedi.

Hüseyin, o gece herkes uykuya çekildikten sonra Cevdet’in yanına gitti. Sessizce mutfağa gelmesini söyledi.

Yemekhanede buluştular. Hüseyin Cevdet’ten yemekhanede- ki tüm masaları güzelce silmesini, sonra da yerleri paspas yapmasını söyledi. Her ne kadar Cevdet, “Bu meydancının işi, ben yapmam!” diye itiraz ettiyse de, koğuşa son gelenin bu işleri yaptığını en kaba şekliyle ifade eden Hüseyin, Cevdet’i zoraki çalıştırdı. Cevdet bir süre sonra kendine verilen işleri bitirdiyse de Hüseyin bu kez camları silmesini, ardından tuvaletleri temizlemesini istedi. Aşağılanmış ve üstüne yorulmuş olan Cevdet, “Yapmıyorum!” deyip koğuşa yöneldi. Tembihli olan diğer hükümlüler, Cevdet koğuş kapısını açar açmaz yataklarından doğruldular. Hüseyin, kapıda korkudan donakalan Cevdet’e; “Sessizce kapıyı kapat ve benim dediğimi yap! İçeridekileri görüyorsun, bir adım daha atarsan senin için hiç iyi olmayacak,” deyip, kolundan tutup tuvaletlere sürükledi. Eline eski bir diş fırçası tutuşturup, “Haydi, başla tuvaletleri temizlemeye,” dediğinde ise korku, uykusuzluk ve aşağılanmadan sinirleri bozulmuş olan Cevdet, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Hüseyin, Cevdet’in kıvama geldiğini anladı ve “Otur bakalım,” diyerek bir sigara uzattı. Cevdet biraz sakinleştikten sonra da konuya girdi:

“Cevdet, buraya neden geldin?”

“Yaralamadan.”

“Ulan, ben sana hangi suçtan geldiğini sormuyorum, niçin geldiğini soruyorum. Beni aptal yerine koymaya çalışma. Neden geldiğini ben gayet iyi biliyorum. Bir de sen anlat istiyorum.”

“Müslüm’ü öldürmek için geldim.” “Bunu biliyorum da, neden?”

“Ağabey, amcalarım beni, onu öldürmem için gönderdi.

Miras meselesi…”

“Kaç para verecekler sana?” “Yirmi bin.”

“Sen şimdi para için amcanın oğlunu vurursan, seni Müslüm’ü öldürmeye gönderen amcaların yarın seni öldürmek için hangi yeğenini gönderecekler? Hiç hesap etmedin mi? Yattıkça pişman olacak, beni amcalarım azmettirdi diye dilekçeler yazıp savcılığa, mahkemeye, Yargıtay’a, aklına gelen her yere göndereceksin. Amcaların kendileri de suçlanacak diye seni de rahat bırakmazlar. Senin öldüreceğin kuzeninden ne farkın var? İkiniz de amcalarınızın yeğenisiniz. Müslüm’ü harcayan amcaların seni neden harcamasınlar? Bu kadar aptal mısın? O üç kuruş parayı sana yedirirler mi sanıyorsun? Üstelik Müslüm de diğer mahkûmlar da her şeyin farkında. İlk hareketinde, buradan dört kolluyla (**) çıkarsın ancak.”

Bu konuşmadan sonra Cevdet iyice dağılmıştı.

“Ağabey, ben hiç böyle düşünmemiştim. Ne aptalmışım.” “Tamam, şimdi seni götüreceğim. Amcanın oğluyla yan yana

yataklarda yatacaksınız. En ufak bir problem çıkmayacak. Buradan gidene kadar da beraber yiyip içeceksiniz. Yani yemek ortağı olacaksınız.”

Cevdet ile Müslüm’ün önceleri birbirlerine ihtiyatlı ve tedirgin olan ilişkileri, bir süre sonra iyi anlaşan, kafa dengi iki kuzen olarak devam etti. Hatta Cevdet cezaevinden çıktıktan sonra Müslüm’ü düzenli olarak ziyaret etmeye ve tahliye olana kadar Müslüm’e para yatırmaya devam etti.

(*) Yemek ortağı, seçilmiş kardeştir. Dolayısıyla öz kardeşten ileridir. Yemek ortakları daima birbirlerini kollar.

(**) Dört kollu: Tabut.

YOK SAYILIR

0

“Hocam, acil bir hasta getirdim. Kanaması varmış.” “Kadınlar koğuşundan mı?”

“Hayır, travesti.”

Cezaevi doktoru Selim, yeni karıştırdığı çayından bir yudum alarak, henüz yaktığı sigarasını kül tablasına bastırıp revire seyirtti.

Muayene odasında bir gardiyanla birlikte bekleyen travesti Fehmi’ye şikâyetini sordu.

“Doktor Bey, kanamam var. Kaç saattir durmadı.” “Ne kanaması?”

“Basurum sabaha karşı kanamaya başladı, hâlâ kesilmedi.”

Doktor saatine baktı. Neredeyse mesai bitiyordu. Bu kadar uzun sürmesi çok garipti. Fehmi’yi muayene etti. Basur filan değil, resmen anüsündeki üç dört yırtık kanıyordu. Acil müdahalesini yaptıktan sonra, gerekirse devlet hastanesine sevk edeceğini söyledi.

“Fehmi, başka bir şey oldu mu? Çünkü bu kadar uzaması anormal.”

“Yok, hocam. Zaten arkadaşın biri tahliye oldu, diğeri de hücrede, cezalı. Yalnız kalıyorum.”

Gardiyan da Fehmi’nin söylediklerini teyit etti. Doktor, “Başka bir mahkûmla teması yoksa nasıl olur?” diye düşünürken, hükümlü Hüseyin’in anlattıkları aklına geldi. Hüseyin, gardiyanların Şeker koğuşundaki hükümlüleri suistimal ettiklerine dair söylentiler duyduğundan söz etmişti.

Dr. Selim, travestilerin kaldığı koğuşa başka hükümlülerin girmesinin yasak olduğunu biliyordu. Revirden sorumlu başmemuru çağırdı. Fethi’nin durumunun normal olmadığını, koğuş dışından

kimseyle temasının olup olamayacağını sordu.

Başmemur kesin bir dille konuştu: “Hayır hocam, olamaz. Sadece berber ve terzi girebilir, onlar da yanlarında gardiyan olmadan asla. Aksi durumda, kamera odası blokta görevli gardiyanları uyarır, derhal müdahale edilir. Yani imkânsız.”

“Görünen o ki imkânsız dediğiniz olmuş. Fehmi ile konuş, işin aslını öğren!”

Baş efendi, Fehmi’yi sıkıştırınca; gece yarısı beş gardiyanın koğuşuna geldiğini, beşinin de tecavüz ettiğini, ağzını sıkı tutmazsa başına gelecekleri hayal bile edemeyeceğini söylediklerini bir bir anlattı. Gardiyanların isimlerini sorduğunda ise biri haricinde diğerlerini daha önceden tanımadığını söyledi. Baş efendi, personel özlük dosyalarını getirtip, “Hangileri, göster bakalım,” deyince de bahsettiği olayın faili olan gardiyanların beşini de teşhis etti.

Olay diğer mahkûmlar arasında da konuşulmaya başlanmış, Fehmi’nin beş gardiyanla grup yaptığı(!) ve failleri teşhis ettiği kulaktan kulağa yayılmıştı.

Hüseyin’in, daha önceden de bazı duyumları olduğu hâlde bu son olaya inanası gelmemişti. “O kadar da değil, adamların işi korumak. Münferiden bazı duyumlarımız olsa da beş kişi birden, ekmeğini yedikleri işlerine hainlik edip, kendilerine emanet edilen birine böyle yapacak kadar alçak olamazlar,” diyerek söylentileri durdurmaya çalıştı.

Gardiyanların bir kısmıyla ahbap çavuş ilişkisindeki bir hükümlü: “Ağabey, vallahi birinci ağızdan dinledim. Fehmi’nin kanaması durmayınca revirin sorumlusu baş efendi işin aslını öğrenmiş, gardiyanları resimlerinden teşhis ettirmiş. Hele teşhis edilenlerden birinin ismini söylesem ihtimal vermezsin.”

Hüseyin: “Dediklerin doğruysa, daha da hiçbir şeye şaşırmam. Söyle bakalım, kimmiş?”

“Vasfi Gardiyan. Hani karısı da bu kurumda gardiyan olarak çalışan!”

“Yok deve!”

***

Hüseyin bir yandan inanmak istemese de diğer yandan idarenin telaşı, şüpheli gardiyanların sık sık başmüdürün odasına çağrılması, gardiyanlar arasında daha fazla ayrıntı konuşuluyor olması olayın gerçekliğini destekliyordu.

Koğuşta sohbetin yine bu mevzuya geldiği bir anda Hüseyin mevzuyu kapatmak için, “İş idareye yansımış artık. Bu şerefsizler görevlerinden el çektirilir, bir de yargılanıp hapis cezası alırlar. Artık sapık koğuşunda serbestçe âlem yaparlar,” dedi.

Bu sırada birinci müdürün postası İbrahim geldi. Hüseyin, 25 yıldır cezaevinde yatan ve mahkûmların “Ne zaman emekli oluyorsun?” diye dalga geçtiklerinde, “Günüm doldu da yaşı bekliyorum,” diye cevap veren İbrahim’e dönerek, “İbrahim, bu işi yapanlar ne olur?” diye sordu.

“Bence yok sayılır.”

“Olur mu İbrahim? İrzci sapıklardan biri bunu bir gardiyana yapsa yok sayılır mıydı?”

“Olur ağabey, bal gibi olur. Ben yirmi beş yıldır cezaevi cezaevi gezdim, iyi bilirim. Adamlar kariyerlerini düşünür. Fail gardiyan ise bir süreliğine nöbet yeri değişir, olayı yok sayarlar. Fail mahkûmsa hücreye koyarlar, olayı yine yok sayarlar. Ama bir sabah, çağrılan savcı gelir, görgü tanıkları ve görevlilerin ifadeleri alınır, tutanaklar tutulur, hükümlünün yatak çarşafıyla kendini asmak sureti ile intihar ettiği ve öldüğü yazılarak dosya kapatılır. Yani yok sayılır.

İSLAM’IN 6. ŞARTI: RACON BİLMEK!

0

Hüseyin henüz yirmi yaşında, o zamanlar ayrıntıya girmeksizin “namus cinayeti” diye kestirip attığı suçtan cezaevine düştü. Her ne kadar işlediği suçtan rahatsız değilse de gardiyan onu koğuşa getirip üzerinden kapıyı kilitleyince tedirgin bir şekilde etrafına bakındı. Yirmi beş civarında hükümlüyle aynı koğuşta kalacaktı. Hükümlüler Hüseyin’e selam verip “Allah kurtarsın!” dedikten sonra, ortadaki masada tek başına oturan, çayı getirilip kül tablası temiziyle değiştirilen yaşlı adamla göz göze geldi.

Yaşlı adam: “Gel, otur karşıma delikanlı, bir çay iç.”

Hüseyin, gösterilen sandalyeye oturdu, önüne getirilen çayı karıştırmaya başladı. Kimseye bakamıyor, gözünü bardaktan ayıramıyordu. “Allah kurtarsın!” dedi yaşlı adam.

“Sağol ağabey.”

“Neden buradasın?”

“Namus meselesi benimki ağabey. Cinayet.”

“Tamam. Başka bir açıklamaya gerek yok o zaman.

Mersinliymişsin toprağım?”

“Evet ağabey. Sen de mi?” “Ben de ya.”

Hemen ardından, “Toprağıma iyi bakın, yanlış yapmayın!” diye seslendi, diğer hükümlülere. Sonra Hüseyin’e dönüp anlatmaya başladı.

“Ben bu koğuşun mümessiliyim. Mümessil, mahkûmlarla idare arasındaki köprüdür. Genellikle uzun süre yatmış mahkûmlar arasından ahlakına ve adaletine güvenilen biri, diğer hükümlüler tarafından mümessil seçilir. Bak evlat, burada veya başka cezaevlerinde uzun süre kalacağın belli. Eğer yol yordam, usul erkân bilirsen iyi kötü cezanı tamamlayıp, olgun bir adam olarak çıkarsın. Yok, ben bildiğimi okurum dersen, cezan zor biter. Belki de bir gün lavabodan çıkarken böbreğine şişi takıverirler, hiç çıkamazsın. Sen İlahiyat Fakültesinde okuyorsun, değil mi?”

Hüseyin kendisinden önce hikâyesinin koğuşa ulaşmış olmasına şaşırarak, “Evet ağabey,” dedi.

“Söyle o zaman, İslam’ın şartı kaçtır?” “Beştir, ağabey.”

“Yoo, bilemedin. Altıdır. Dışarıda beş, burada altıdır. Beşini biliyorsun, altıncısını ben söyleyeyim sana; Racon bilmek! Racon yol yordam, usul erkân bilmektir. En önemlisi haddini bilmektir, âdil olmaktır. Adalet nedir, bilir misin? Adalet, her şeyi lâyık olduğu yere koymaktır. Ayakkabı ayağındır, külâh başın.”

Haddini bilmek deyince Şeyh Sadi-i Şirazi’yi anmadan geçmek olmaz.

Zamanın Melik’i vezirinden hizmetlisine tüm kamu

görevlilerini kendi sülalesinden atamış. Aynı sülaleden olduğu veziriyle sarayının bahçesinde dolaşırken göz alıcı meyveleri olan ağacın yanında durmuş. Vezirine;“Sırtıma çık da şu meyveyi benim için kopar!” diye emretmiş. “Hay, hay!” diyen vezir, Melik’in sırtına basıp meyveyi koparmış ve ona sunmuş. Yine aynı sülaleden bahçıvan olanları uzaktan izliyormuş.

Bir müddet sonra Melik, sıkıntılı hâliyle sarayının bahçesine çıkmış. Dolaştıkça içi açılmış ve “Şu bahçıvanı çağırın.” diye buyurmuş. Gelen bahçıvana; “Sarayımın bahçesine çok iyi bakıyorsun. En sıkıntılı zamanlarımda bile içim açılıyor,sıkıntılarım gidiyor.Seni ödüllendireyim, ne istersin?”

Sağlığınızı sultanım.”

Bırak şimdi. Bir şey iste, vereyim. Bana verdiğin huzur gibi sana mutluluk vereyim.”

Öyleyse sultanım, benim sülalenizden olmadığıma dair bir ferman lutfedin bana.”

Bahçıvanın meczup olduğuna kanaat getiren Melik, yine de mutlu olsun diye bir ferman yazdırıp verir. Bahçıvan fermanı özenle katlayıp göğsünekoyar.

Gel zaman, git zaman; Melik, sülalesinden olan kamu görevlilerinden öyle bir zarar görür ki, öfkeyle o sülaleden tüm kamu görevlilerinin yakalanıp mahkemeye gerek olmaksızın derhal idamını emretmiş.

Sıra bahçıvana geldiğinde kendisini yaka paça götürmek isteyen askerlere; “Durun bakalım. Ben o sülaleden değilim.”deyipSultan’ınfermanınıuzatmış.Şaşıranaskerler,

saçma da olsa fermanı görünce tereddüde düşmüşler ve bahçıvanı Melik’in huzuruna götürmüşler.

Melik, bahçıvanın meczup değil, çok zeki bir adam olduğunu anlamış.

Söyle bakalım, bu günleri nasıl ön gördün?” “Sultanım, ne zaman bir kul bir sultanın sırtına bastı,

anladım ki bunların kibri arşa çıkmış. Haddini bilmeyenin sonunu tahmin etmek zor değil!”

***

Hüseyin kendisine verilen bu öğütleri hiç unutmadı. Sayısız cezaevi gezdi; yıllar geçtikçe bu anlatılanların anlamını ve haklılığını daha iyi anlıyordu. Yol yordam, usul erkân gözetmeye ve âdil olmaya çalıştı elinden geldiğince. Fark etti ki, racon denilen bu yazılı olmayan kurallara, büyük ölçüde idare ve gardiyanlar da uyuyordu.

Artık kendisi de kıdemli bir hükümlüydü. Koğuş mümessili seçilmişti. Sabah saatlerinde Kızıl Erkan’la volta atarken bahçe kapısı açıldı. İçeriye kalabalık bir gardiyan grubu girdi. Başgardiyan, Hüseyin ile göz göze geldiğinde Hüseyin hafifçe başını sallayarak onayladığını gösterdi. (Bazı işleri tatsızlık çıkmadan halledebilmek için koğuş mümessili ile önceden görüşmek ve onayını almak, idare ve gardiyanların sıklıkla gözettiği raconlardandı.) Gardiyanlar koğuşa girip, sessizce Mehmet’i alıp götürdüler. Kısa bir süre sonra tekrar koğuşa getirip bıraktılar. Mehmet, avazı çıktığı kadar bağırıyor, bu kadar delikanlının içinden bir delikanlıyı idare nasıl alır da tokatlayıp geri getirir, diye koğuştaki diğer hükümlüleri galeyana getirmeye çalışıyordu. Koğuştakiler Hüseyin’e dönüp, “Mehmet’i tokatlamışlar, nasıl olur?” dediklerinde Hüseyin, “Akşama toplanalım, etraflıca görüşürüz,” diye kestirip attı.

Akşam yemeği yenmiş, büyük demliklerle koğuş çayı

söylenmişti. Bu da bir cezaevi raconuydu. Amaç, çay parası olmayanların da çay alıp içebilmesiydi.

Çaylar geldiğinde Hüseyin, “Arkadaşlar, Mehmet’in bazı şikâyetleri var. Bunu görüşmek için toplandık. Şimdi herkes daire oluşturacak şekilde otursun,” dedi. Herkes daire şeklinde oturduktan sonra ortaya iki tane tabure kondu. Taburelerden birine Mehmet oturtuldu.

“Anlat bakalım Mehmet, neymiş şikâyetin?”

“Sabahleyin çay içmek için gardiyanı çağırdım, çay söyledim. Aradan kısa bir zaman geçmişti ki gardiyanlar koğuşa geldi ve beni alıp götürdüler. İdarede beni tokatladılar, bir de ‘Dua et, altıncı koğuştasın, yoksa beterini görürdün,’ deyip geri getirdiler. Bir delikanlı tokatlanır mı? Bu kadar delikanlı geçinen adamın arasından nasıl beni alabildiler? Neden, vermiyoruz Mehmet’i, demediniz?”

“Sen çay istedikten sonra başka bir şey de söyledin gardiyana… Ne söyledin?”

“Ben başka hiçbir şey demedim.”

“Ben arkasından küfrettiğini duydum. Hem de ana avrat.

Kızıl, sen duydun mu?”

“Evet, ağabey, ben de şahidim olaya.”

Mahkûmlar söylenmeye başladığında, Mehmet’i daha iyi savunabilmesi için, ağzı iyi laf yapan bir hükümlü, avukat olarak ikinci tabureye oturtuldu.

Hüseyin, Mehmet’e döndü: “Bu konuyu muhakeme edeceğiz. Seninle ilgili herkes konuşacak, söyleyeceklerini söyleyecek. Sen de avukat olarak görevlendirdiğimiz bu arkadaşla birlikte kendini savunacaksın.

Arkadaşlar, sabahki olayı Mehmet anlattı. Evet, bir delikanlı

bizim koğuşumuzdan alınıp tokatlanamaz ama hiçbir delikanlı da gardiyana küfredemez. Değil gardiyana küfretmek, koğuşta bile küfürlü konuşamaz. Bu nedenle, gardiyanlar geldiğinde ben onay verdim. Bizim koğuşa mensup olduğu için daha kötü bir şey yapmadılar, hücreye koymadılar. Sadece tokatladılar. Delikanlıya tokat atılmaz ama delikanlı da küfretmez. Bir kişinin anası karısı kimse için değil.

Arkadaşlar, herkes Mehmet ile ilgili lehinde ya da aleyhinde ne söylemek istiyorsa burada söylesin.”

Peşinden hükümlülere tek tek söz verdi Hüseyin. Söz alan hükümlüler; Mehmet’in ağzının bozuk olduğunu, küfürlü konuştuğunu, kendilerinin bundan çok rahatsız olduğunu, koğuş

(*)

görevlendirilen hükümlü, Mehmet’in art niyetli olmadığını, kasten böyle şeyler yapmadığını, aslında iyi bir arkadaş olduğunu vs. söyledi.

Koğuştakilerin tamamının katılımıyla oylama yapıldı, Mehmet suçlu bulundu. Verilecek ceza konuşuldu. Kimileri dövelim, kimileri başka şeyler yapalım dedi. Sonunda Hüseyin, Mehmet’in koğuş içinde on beş gün tecrit edilmesini, bu süre içinde hiç kimsenin kendisiyle konuşmamasını; Mehmet’in, taleplerini avukat seçilen arkadaşı vasıtasıyla koğuştakilere bildirmesini, koğuş tarafından alınan bu kararın idareye bildirilerek Mehmet’in bir daha koğuştan alınmaması, bu konuyla ilgili işlem yapılıp hücre vs. cezası verilmemesi hususlarında ricacı olunmasını teklif etti. Teklif tartışıldı, oylandı ve kabul edildi. Mehmet de hakkındaki karara razı oldu.

Mağdur olan ve başka bir görev yerine gitmek isteyen gardiyanı çağırdılar. İstemeye istemeye ve epey de öfkeli olarak geldi. Bir çay ikram ettiler. Hüseyin, “Baş efendi, arkadaş sabahki olaydan dolayı çok üzgün. Yaptığı hatanın farkında. Biz de kendi cezamızı kestik. Senden hem Mehmet hem de biz, koğuş olarak özür diliyoruz. Senden ricamız, bundan sonra da nöbetine burada devam etmendir.”

Mehmet de ayrıca özür dileyince hava yumuşadı, “Tamam o zaman,” diyen gardiyana bir çay daha ikram ederek barışı pekiştirdiler.

(*) Usul, adap bilen, uzun süre yatmış hükümlülerin olduğu koğuşlarda bu tür kurallar oluşturulabilir. Her cezaevi ve koğuş için geçerli olmasa da; koğuşta kavga etmek yasaktır. Aksi takdirde mahkeme oluşturulur, şikâyetliye savunma hakkı tanınır ve oylama sonucu cezalandırma yahut beraate karar verilir. Bu kurala herkes uymak zorundadır. Aksi takdirde, hükme razı olmayan hakkında gizli bir tecrit ve duruma göre açık bir fiilî saldırı söz konusu olabilir.

KEMALİST HACI

0

Hacı kendince komik bulduğu Kör Mustafa, Sağır İsmet esprileriyle koğuşa girdi. Peşine taktığı birkaç genç hükümlüyle gürültülü şekilde şakalaşıyordu. Hüseyin çayını yarıda bırakıp Hacı’ya ters ters bakmaya başladı. Hacı’nın sığırdan farkı yoktu. Ne cezaevi raconu biliyordu ne de insanlıktan nasibini almıştı. Her ne kadar Hizb ut-Tahrir örgütüne üye olmaktan yatıyorsa da, aslında örgüt adına topladığı zekâtı afiyetle zimmetine geçirdiği için örgütten dışlanmıştı. Yani Hacı örgüte göre bir dolandırıcı, devlete göre ise terör örgütü üyesiydi.

Siyasi suçtan yattığı için Hacı’nın durumu imtiyazlıydı. Mesleği terzilik olan Hacı, örgüt üyesi arkadaşlarının bir kötülük yapmasından korktuğu için işçi koğuşunda kalıyordu. Geldiği işçi koğuşunda da sorun çıkardığından, idare tarafından, Hüseyin’in mümessili olduğu işçi koğuşuna verilmişti.

Hüseyin, Hacı kendi koğuşuna verildiğinde hapishane usulüne uygun olarak masaya davetle çay ikram etmiş, yatağını gösterdikten sonra koğuşta sorun çıkartmamasını istemişti. Hacı bir süre sonra koğuşta yeni arkadaşlar edinmiş ve bunun rahatlığıyla kendi düzenini kurmak için gruplaşmaya başlamıştı.

Bir gece sabaha doğru, Kur’an sesi ile yatağından doğruldu Hüseyin. Hacı önde imam, sabah namazını cemaatle sesli olarak kılıyorlardı. Bir şey demedi. Cezaevinde din çok istismar edilen, hassas bir konuydu. Hele ki muhafazakâr iktidarımızdan sonra meyhane muhabbeti yapan gardiyanlar dahi idari kısımda paçalarını ve kollarını sıvayıp gezinmeye başlamışlardı. Çünkü müdürlere kendilerinin de namaz kıldığını göstermeleri gerekiyordu. Böyle bir ortamda Hüseyin’in doğrudan müdahalesi sevimsiz sonuçlar doğurabilirdi.

Ertesi gün bir hükümlü, Hüseyin’e gelerek, sabaha doğru Kur’an sesiyle yatağından fırladığını, saygısızlık olacak diye de yatıp uyuyamadığını, uykusuz kalıp işte verimli olamadığını anlatıp serzenişte bulundu. Aynı türden şikâyetler çoğalınca Hüseyin koğuştakilere, akşama toplantı yapacağını söyleyip kimsenin geç kalmamasını tembihledi.

Şikâyetler aktarılınca Hacı; “Kardeşim, biz kötü bir şey yapmıyoruz. Ben dinim için ceza yatıyorum ve sabah namazını kılıyorum. Cemaatle kılmak da farzdır. Bunun kötü bir tarafı yok. Ben kimseden rahatsız olmuyorum, kimse de bizden rahatsız olmasın. Kimse kimsenin ibadetine engel olamaz,” diye kendini savundu.

Hüseyin sabırla dinledikten sonra; “Burası işçi koğuşu ve herkes çalışıyor. Gece geç vakte kadar çalışan arkadaşlarımız var. Bu arkadaşlar bugün uykusuzluktan perişan hâldelerdi. Evet, kimse kimsenin ibadetine engel olamaz, ancak kimse kimseyi rahatsız etme hakkına da sahip değil. Burası mescit değil, kimse sesli olarak ibadet etme hakkına sahip değil. Bu nedenle Hacı, sen de kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde ibadetini yapacaksın. O saatte cemaatle namaz kılınmaz. Herkes uyurken, namazdan sonra uzun uzadıya Kur’an okunmaz. Hiç kimse İslam adına gruplaşıp diğerlerini baskı altına alamaz. Bu konuda anlaşalım. Eğer bunu idari yollarla çözeceğiz diyorsanız kapı orada, herkes gereğini yapsın. İdare bu tür şeylere

çok da sıcak bakmaz, zannettiğin gibi değil.”

Hacı bu olayda geri adım atmak zorunda kalsa da rahat durmuyor, zaman zaman gençleri etrafına toplayıp onlara cezaevi deyimiyle “gaz” veriyordu. Türkiye’yi “darül harp” kabul ettiği için kaçak elektrik ve su kullanımının mübah olduğunu söylüyordu. Yine böyle bir gün Hüseyin: “Hacı, lafa gelince dinim için yatıyorum diyorsun. Utanmıyor musun hırsızlık yapmak için insanları teşvik etmeye? Allah hırsızlığı yasak etmiş, gâvurdan çalın demez. Bu senin dediğin Yahudi şeriatında vardır. İnsanlara İslam diye Yahudilik mi öğretiyorsun?”

“Sanki sen hiç suç işlememiş gibi konuşuyorsun,” dedi Hacı.

Bunun üzerine Hüseyin: “Evet, buradaki bütün insanlar suçludur. Ben de suçluyum. Ancak bizim mağdurlarımız bellidir. En azından bir gün bunlarla helalleşme imkânımız var. Helalleşemesek bile bir kişiye veya iki kişiye karşı sorumluyuz ve bunların kim olduğunu biliyoruz. Ama sen tekfir ettiğin 70 milyonun hakkını yiyorsun. Sen bu yetmiş milyon ile nasıl helalleşmeyi düşünüyorsun?”

Hacı biliyordu ki, Hüseyin ile dinî konuda tartışamazdı. Şimdilik sessiz kalsa bile yine yapacağını yapıyordu. Zaman zaman Atatürk aleyhinde insanları kışkırtıyor, kötü konuşmalarına sebep oluyordu,

Günlerden 10 Kasım’dı. İşçi koğuşları bu tür zamanlarda törenlere çağırılırdı. Hacı yine birkaç genç hükümlüyü kışkırttı ve Atatürk’e küfretmeye başladılar. Sabrı taşan Hüseyin her şeyi göze aldı: “Arkadaşlar, size defalarca söyledim, Atatürk’e küfretmeyin diye. Bundan sonra bir tek saygısız kelime dahi duyarsam, bu kelimeyi sarf eden, -en galiz, en dik sözlerle- Atatürk’e küfreden cezasını tamamlayamaz. Atatürk demek, Türk’ün atası demektir. Atama küfredenin…”

Ortam âdeta buz kesmişti. Cezaevinde hükümlülere küfür, kolay yenilir yutulur bir şey değildi.

Hüseyin, Hacı’ya uyan gençleri yukarı çağırıp; “Bakın, bu adam, yanlış bir adam. Size ne kadar şerefsiz olduğunu göstereceğim,” dedi ve kendisi de hazırlandı. Herkes sinema salonunda toplandı. Saygı duruşu başladığında Hacı en önde, âdeta heykel kesilmişti. Hüseyin; “Hacı’ya bakın,” diye fısıldadı. “Gördünüz mü ne kadar şerefsiz? İstese gelmek zorunda değil, çünkü siyasi suçlu. Ama o müdüre ve savcıya yalakalık olsun diye kendini göstermeye geliyor buraya. Adam tam anlamıyla takiyeci. Siz bunun farkında değilsiniz.”

Günler böyle geçerken hükûmet yeni bir yasa çıkarmıştı. Örgüt üyeliğinden yatan ama silahlı eyleme karışmamış kişilerin bu yasadan faydalanması için sadece “Pişmanım” demeleri yeterliydi. Hacı da bu fırsatı kaçırmadı. O yıllarda bu tür davalar DGM’de görülürdü. İstanbul’da mahkemeye çıkıp geldiler.

Hacı tahliye bekliyor ama yapacağından da geri durmuyordu. Yine gençleri tahrik ettiği bir akşam Hüseyin, “Hacı, ne oldu sizin durum? Herhâlde bu yasadan tahliye etmeyecekler seni?”

Hacı panikledi: “Olur mu öyle şey? Tahliye olacağız inşallah.”

“Hacı, belki sizinkiler tahliye olabilir de senin işin zor.” “Neden benimki zor olsun?”

“Cezaevlerine zaman zaman istihbarat elemanları gelir gider. Hele ki burası işçi koğuşu, bir sürü insan gelip gidiyor ve bu adamlar burada olan şeyleri, kimin ne konuştuğunu rapor ediyorlar. Şimdi sen burada devlet hakkında, özellikle de Atatürk hakkında ileri geri konuşuyorsun, sevmiyorsun ya! İşte bu sözlerin dosya olarak hâkimin önüne kesin konmuştur. Seni tahliye etmezler.”

“Olur mu ya öyle şey? Ben Mustafa Kemal’i severim. Kim diyor ben onun hakkında kötü konuşuyorum? Ben hiçbir zaman Mustafa Kemal hakkında kötü konuşmadım, iyi bir adamdır dedim.”

Hüseyin gülerek: “Arkadaşlar, Hacı da Kemalist oldu. Ah be, şu devlet seni birkaç sene daha yatırsa var ya, sen en azılı Kemalist olur çıkarsın buradan, ama vaktin yetmeyecek Hacı!”

AH BENİM NAMUSLU VİCDANIM!

0

Hüseyin cezaevine alışmaya çalışırken yeni dostlar da edinmişti. Çifte cinayetten yargılanan Şeref’le sıkı dost olmuşlardı.

Bugün Şeref’in avukat görüşmesi vardı. Ne oldu acaba, diye söylendi kendi kendine. Az sonra Şeref koğuşa girdi. Yüzü karanlık ve üzgündü.

“Hayırdır, ne oldu?”

“Pek hayır değil. Dava idama gidiyor.”

“Ağabey, sen havalimanında çalışıyordun, değil mi? Neden yurt dışına kaçamadın?”

“Benim istediğim zaman yurt dışına çıkabilme imkânım vardı. Üstelik yeşil pasaporta sahibim. Ama ben kendim teslim oldum.

Kendimce iki kusursuz cinayet işlemiştim. Beni bulmaları imkânsız, diye düşünüyor, bir yandan da basından olayı takip ediyordum. Birinin, cinayet zanlısı olarak yakalandığını öğrendim. Merakım öylesine esir aldı ki beni, duruşmalara bizzat gidip izlemeye başladım. Sanık gariban bir hamaldı, fakir bir aile babası.

Adamı polisler ikinci olay mahallinde, elinde benim silahla yakalamışlar ve cinayetleri üzerine yıkmışlar.

Tüm yargılama boyunca adam, bir şey bilmediğinden, hiçbir suçlamayı kabul etmiyordu. Ancak kolluk tutanakları, iddianame ve klasik söyleyişle tüm dosya münderecatından adamın her iki cinayeti de işlediğine kanaat getirdi mahkeme.

Hamal idam alacak, ailesi ağlıyor. Son celse artık dayanamadım. Ayağa kalkıp söz istedim. Reis bana oturmamı söyledi. Tekrar söz istediğimde azarladı. Ben de hırsla bağırdım: ‘Cinayeti ben işledim.’ Reis daha da çok kızdı, beni dışarı atacağını söyledi. Ben de aceleyle ve art arda kurduğum cümlelerle cinayetleri anlatmaya başladım. Cinayetleri iki ayrı yerde ve iki ayrı silahla işlediğimi, bu adamın herhangi bir suçunun olmadığını, kendisini tanımadığımı ve cinayetlerin failinin ben olduğumu söyledim. Bunun üzerine reis, ‘Gel bakalım,’ dedi, ‘anlat.’ Ben de tüm olayı anlattım.

“İki ayrı silahla, bir buçuk kilometre arayla işlemiştim cinayetleri. Aslında ikinci adamı öldürmek gibi bir niyetim yoktu ama adam ölenin arkadaşıydı. Onun yanında vurdum. Silahı atıp koşmaya başladım. O da ısrarla beni kovalıyordu. Ne kadar gitmesini istediysem de takip etmekten vazgeçmedi.

Bu kovalamaca 1,5 km sürdü. En sonunda mecbur kaldım, ikinci silahla onu da vurup kaçtım. Yine silahı olay yerine attım. Ne bir görgü tanığı, ne bir delil vardı. Sadece olay yerlerinde bıraktığım iki tane silah.

Yargılanan hamal benim attığım ikinci silahı bulmuş. Polis, elinde silahla yakalanan hamala iki cinayeti de yıkmıştı.”

“Kabul etmeseydi?”

Gülümsedi. “Emniyette öyle inceltirler ki garibanları, çocuklukta çaldığı elmaları bile itiraf ederler,” dedi sakince.

“Ağabey ne işkencesi? Bana çok iyi davrandılar.”

“Tabii sana işkence etmezler, seninki namus cinayeti. Allah göstermesin, bir de bu adamın durumuna düş de gör ne olduğunu.”

Hüseyin’in aklından, nezarette duyduğu acı dolu bağırışlar, yalvarışlar geçti bir an.

“Sonra ne oldu?”

“Vicdanım bu adamın ceza almasına müsaade etmedi. Şimdi ise idamla yargılanıyorum. Mahkemelere gitmemiş olsaydım, yurt dışına kaçmam bile gerekmezdi. Hem hakkımda hiçbir delil yoktu, hem de zaten suçu zavallı hamala yıkmışlardı.”

Şeref bu davadan idam aldı. İdam cezasının kaldırılması ile cezası ağırlaştırılmış müebbet hapse dönüştü, yirmi yıl kadar cezaevinde kaldı.

O ilk kişiyi neden öldürdüğünü hiç anlatmadı.

ZOR DAVA

0

Salih, Hacı Murat’ıyla (Murat 124 araba) yirmili yaşların sonundaki gencin yanında istop etmiş gibi durdu. “Delikanlı, vurduralım şunu, bir el atıver,” ricasına “Tabii abi,” diye cevap aldı. Delikanlı arabaya abandığında vurdurarak çalışmış gibi çalıştırdı arabayı.

“O kadar yardım ettin, bin de seni gideceğin yere götüreyim,” dedi. Delikanlı arabaya biner binmez Salih belinden tabancasını çıkardı. Büyük bölümü kafasına olmak üzere tam on dört el ateş ederek öldürdü delikanlıyı. Arabanın içi, Salih’in üstü başı kan ve beyin parçalarıyla sıvanmıştı âdeta. Sakince polisi arayıp, “adam öldürdüğünü, kendini almaları için arabada, cesedin başında beklediğini” söyledi.

Öldürülen delikanlı Uğur’un şikayetçi babasının avukatı olarak duruşmaya gireceğim. Salih’in Doğukan isimli, yirmili yaşlarda bir oğlu var. Resmen tanıkları, davaya katılanları, hatta beni bile terörize ediyor, saldırıyor, tehdit ediyor. Bir türlü zapt edemiyorlar çocuğu. Adliye polisi gelip uzaklaştırdı da duruşmaya girebildik.

Aynılarını duruşmadan çıkışta da yaşadım. Ağır suçların komiseri iyi dostumdu. Laf arasında Salih ve Doğukan’dan

bahsettim. “Çok iyi hatırlıyorum, ifadelerini ben almıştım, olayın evveliyatını da biliyorum,” dedi ve anlatmaya başladı.

Salih’in büyük oğlu on yıl kadar önce Uğur tarafından bıçaklanarak öldürülmüştü. O yıllarda yine cinayetten cezaevinde olan Salih’i hiç görmemiş Uğur. Salih, on yıl cezaevinde yattıktan sonra salıverilmiş. Bu süre içinde ince ince cinayet planları yapmış, kendisini tanımadığından Uğur’u cezaevinden çıkışının üçüncü günü tuzağa düşürüp vahşice öldürmüştü.

Tabii polis ifadesinde ve mahkemede, cinayeti taammütten (tasarlayarak öldürmekten) çıkarmak için olay günü Uğur’u tesadüfen gördüğünü, “Ne yüzle sokakta dolaşabiliyorsun?” dediğini, Uğur’un da “Kes lan, oğlunu öldürdüğüm gibi seni de öldürürüm,” deyip arabaya zorla bindiğini, elini beline atınca da korkup yanındaki silahı, şarjörü bitene kadar sıktığını söylüyor.

“Küçük oğlu Doğukan da bizim şubeden çokça geçmiştir,” diye ekliyor komiser dostum. “Hatta son olarak yaralamadan yattı diye biliyorum. Bunlar tehlikeli insanlar, hiç itiraz etme, gelecek celse yanına iki sivil vereceğim.”

“Eh, öyle diyorsan tamam,” dedim.

Duruşma günü beni yeterli bir mesafeden izleyen sivil polislerle Ağır Ceza duruşma salonunun önüne gittim. Her zamanki gibi duruşma bir saat kadar sarkacaktı. Bu deliyle bir saati nasıl geçireceğimi düşünürken, Doğukan bana doğru seyirtti. Sivil polisler hemen yaklaştılar. Bir önceki celse hayvandan farkı olmayan Doğukan gitmiş, yerine makul ve mantıklı bir adam gelmişti.

Muhtemelen Emniyet Müdürlüğü’nden kulağı çekilmişti. Bir de silah taşımak, bu tür insanlarda saygı uyandırıyordu. Adliye’ye girerken ve çıkarken silah bırakıp almamı izlemesinin de etkisinin olduğunu düşünüyorum.

“Avukat abi, geçen sefer çok ayıp ettim. Sen de işini yapıyorsun neticede. Ama beni de anla. Babam söz konusu olunca delirdim. Şimdi daha sakin kafayla değerlendiriyorum olayı. Çay alayım mı ağabey? İçer, muhabbet ederiz.”

Az sonra iki elinde iki çay, dökmemek için paytak paytak koşarak geliyordu.

Sonraki celselerde hem kendime hem maktulün babasına çay getirtiyordum Doğukan’a.

İnsan tabiatı çok karmaşık. Bir celse önce beni gözünü kırpmadan öldürebilecek delikanlı sonraki celselerde bana çay taşıyordu. Onun için, avukatlıkta çok sert ve uzlaşmasız olmaya karşıyım.

Neticede, tehdit edilen tanıklar, baskı altına alınan şikâyetçiler derken epey indirimli bir ceza ile kurtuldu Salih. Hatta Yargıtay da onadı kararı.

Yeni bir cinayet işlemediyse, Salih çoktan sokaklardadır

şimdi.

İRZCİ ŞEKER

0

Mübaşir, yanından geçtiği sanığın yüzüne nefretle baktı. Bir insan öz kızına nasıl tecavüz edebilir? Tiksinerek bir daha baktı, süklüm püklüm duran, gözlerini yerden ayıramayan ama suçlamaları kabul etmeyen sanığa.

Sanığın on beş yaşındaki kızı ve karısı tecavüz olayını ayrıntılarıyla anlatmış, sanığın alçaklığından kimsenin şüphesi kalmamıştı. Hâkim en yüksek hadden, yirmi yıla bağlamıştı cezayı.

1994 yılı, Sakarya E Tipi Cezaevi, ağalar koğuşu. Yani cinayet, yaralama gibi ağır suçlardan ceza almış varlıklı ağır abilerin koğuşu. O yıllarda damat koğuşu, şeker koğuşu, memur koğuşu, filifotocular, hacılar koğuşu (*) gibi keskin ayrımlar yoktu. Kızına tecavüzden ceza alan ve soyadı Şeker olduğu için herkesin “Şeker” diye seslendiği hükümlü de bu koğuştaydı.

Mahkûmlar arasında tecavüzcülerin lakabı “irzci” idi. En sevilmeyen, nefret edilen, sıklıkla gerekçesiz dövülen, horlanan, hatta duruma göre cezaevinde infaz edilen suçlulardı bunlar. Şeker, bu koğuştaki tek irzciydi.

Şeker hiç konuşmuyor, sabah herkesten önce kalkıp çayı demliyor, temizlik yapıyor, ağır abilerin çamaşırlarını yıkıyor,

kendisinden istenen her şeyi itirazsız yapıyor, tüm hakaretlere sessiz kalıyordu.

Şeker’in bu mazlum tavırları, ziyaretçisinin hiç olmayışı, mektup bile gelmeyişi koğuş mümessili Hüseyin’in dikkatini çekmişti. Bu duruş, bu tavırlar sapık bir babanınkilere benzemiyordu.

Bir gün koğuşta yalnız kaldıklarında Şeker’i yanına çağırdı. “Anlat bakalım, nasıl oldu bu işler,” diye sordu. O yıllarda öldürülme korkusuyla hiçbir irzci suçunu anlatmaz, yemin billahla iftiraya uğradığını söylerdi. Şeker de öyle yaptı. Aslında kızını çok sevdiğini, karısının ise mükemmel bir eş olduğunu; kendisine ve kızına iyi baktığını, evinde hiçbir şeyi eksik etmediğini, hatta ev ihtiyaçları için her gün köyden kasabaya pazara gittiğini, onca yoldan hiç şikâyet etmediğini, neden böyle bir ifade verdiklerini hiç anlayamadığını uzun uzun anlattı Şeker.

Hüseyin de o yörenin insanıydı. Bir an gülmemek için zor tuttu kendini. “Ulan her gün pazar mı olur, kasabanın pazarı haftada bir gün ve çarşamba günleri,” diyemedi. “Kimlerdensin, cezan kesinleşti mi, ailen durumun hakkında ne düşünüyor,” türünden sorularla biraz daha deşti Şeker’i. Kimlerden olduğunu dikkatle kazıdı aklına. Dosyasının henüz kesinleşmediğini, Yargıtay’da olduğunu, gelecekten hiçbir ümidinin olmadığını, burada öldürülmese bile aile meclisinin kararıyla cezaevinden çıktığı gün aile üyeleri tarafından infaz edileceğini dinledi.

Hüseyin, ziyaretine gelen ve dışarıdaki işlerini gören sağ kolu İlhan’a durumu anlatıp araştırmasını istedi. İlhan’ın bir sonraki görüşmede anlattıkları, bu eski mahkûmu bile hayretler içinde bıraktı. İlhan’a, “Kadının ve kızının gerçeği açıklayan bir mektup yazmasını sağla,” deyip koğuşuna döndü.

Bir hafta sonra ilk kez Şeker’e mektup geldi. Şaşkınlıkla mektubu açan Şeker, hıçkırık ve gözyaşları ile okumayı bitiremedi. Hüseyin aldı mektubu. Mektup Şeker’in kızındandı. Annesinin uzun

süredir kendisini kasabada zengin kişilere sattığını, bunun için her gün pazara gidiyoruz, bahanesiyle evden ayrıldıklarını, dedikoduların ayyuka çıkması ve babalarından zarar görebilecekleri endişesiyle babasının tecavüz ettiği yalanını ortaya attıklarını, şimdi 19 yaşında bir kız olarak bu ağırlığı taşıyamadığını, hâlâ erkeklere satıldığını, yaşama dair hiçbir beklentisinin kalmadığını, bu hayattan bezdiğini….

Hüseyin de daha fazla okuyamadı. Mektubun hemen Yargıtay’a gönderilmesini sağladı. Yargıtay hükmü bozdu ve Şeker dört yılın ardından özgür kaldı.

Onca aşağılanmanın, hor görülmenin, eziyetin ardından asla eskisi gibi olamayacağı, toparlanamayacağı, “Nerede kalmıştık?” diyemeyeceği yeni bir başlangıca yürüdü gitti Şeker.

(*)

  • Damat koğuşu : Kız kaçıranların koğuşu.
  • Şeker koğuşu : Üçüncü cinslerin koğuşu.
  • Memur koğuşu: Zimmet, irtikap gibi memur suçlarından
  • hükümlü beyaz yakalılar koğuşu.
  • Filifotocular : Fiili livatacılar.
  • Hacılar koğuşu: Oğlancılar koğuşu.

HİLE YAPIYORLAR!

0

Müvekkilim tutukluydu ve ummadığımız bir ceza almıştı. Duruşma salonundan çıkarken, durumu değerlendirmek için hafta sonu cezaevinde görüşmek üzere sözleştik.

Ben sıkıntılı bir şekilde görüşme odasında beklerken müvekkilim gülen bir yüzle gelip karşıma oturdu. Aklını kaçıracak kadar büyük bir ceza almadığı için, bu neşesini neye borçlu olduğunu sordum. “Anlatayım, sen de biraz neşelen, sevgili avukatım,” diyerek anlatmaya başladı.

“Cezaevinin kasvetini dağıtmak için arada küçük büyük etkinlikler düzenliyoruz. Son ekinliğimiz için ‘bilgi yarışması’ fikri doğdu. Buna göre; İki farklı koğuştan seçilecek üçer kişi ile iki takım oluşturulacak ve bu iki takım birbirleriyle yarışacak.

Soruları cezaevi memuru olan gözetmen öğretmen

hazırlayacak. Onun hakemliğinde, her iki takımın koğuş arkadaşlarının izlediği bir bilgi yarışması düzenlenecek. Bu fikrimiz cezaevi yönetiminden de kabul gördü.

Ben futboldan hiç anlamadığım için anlayan bir arkadaş seçtim takımıma. Üçüncü olarak da takım tamamlansın diye genç bir arkadaşı aldık. Diğer koğuşun tamamı çoban zaten. Seçtikleri üç kişi ise tam çoban. Yani tabiri caizse ayakkabısının bağcıklarını tek başına bağlayamayacak tipler. Rahat bir galibiyet alacağımızı düşünerek keyifle yarışmaya çıktık.

(Buraya bir bilgi notu düşmeliyim. Bana bunları anlatan müvekkilim, oldukça entellektüel, üniversite mezunu, çokça okuyan ve bazı görüşmelerimizde vakit kalırsa Aristo felsefesini bile tartıştığımız düzeyde bir insan.)

İyi hazırlanmış ve hiç de kolay sayılamayacak yirmi soru cevaplayacağız. İlk birkaç soruda galibiyetimizi kesinleştirir, diğer koğuşla dalga geçeriz, diye düşünüyoruz.

Sorular peş peşe gelmeye başladı.

Soru gözetmen tarafından okunuyor, biz aramızda cevabı tartıştıktan sonra A, B, C ve D gibi cevap şıklarından birini önümüzdeki kartona yazıyoruz. Süre sonunda bu kartonu, diğer takımla aynı anda havaya kaldırıp gözetmen ve izleyicilere gösteriyoruz.

Onuncu soruya geldik, soruların tamamına doğru cevap verdik. İşin garibi, karşıdaki çobanlar da tüm soruları doğru yanıtladı. Hayret ve kızgınlık içindeyiz. Karşı takımın sözcüsü dolandırıcılıktan yatan kurnaz bir tip. Belli etmeden onu izlemeye başladım.

Fark ettim ki bizim doğru cevap konusundaki tartışmalarımıza kulak kesiliyor ve kartona hangi şıkkı yazdığımızı dikkatlice takip ediyor. Bizim cevabımızı hemen kartonuna yazıp,

bizimle beraber doğru cevabı vermiş oluyor. Ben bunu anlayana kadar on beşinci soruya gelmiştik. Durum hâlâ berabere.

Ben de kendi planımı yaptım. Doğru cevabı aramızda tartışırken biraz daha yüksek sesle ama yanlış şıkkı telaffuz ederek konuşuyor, önümdeki kartona yanlış şıkkı daha da büyük ve belirgin şekilde yazıyormuş gibi yapıyordum. Aslında bir şey yazmıyor, son anda göstermeden doğru şıkkı yazıp kartonu kaldırıyordum.

İlk yanlış cevaplarında biraz afalladılar. İkinci yanlış cevapta ise durumu anladılar.

Karşı takımın sözcüsü heyecan ve öfkeyle bağırdı: “Hocam, hile yapıyorlar!”

YALANCI ŞAHİTLER

0

Ceza avukatı olmak için yanıp tutuştuğum ilk yıllarımdı. Telefonla randevu alıp, iki kişi büroma geldiler. Kendilerini baba oğul olarak tanıttılar. Yaşlı olan, kızının hırsızlık suçundan tutuklandığını, bir tanıdık vasıtasıyla bana ulaştıklarını, yardımcı olup olamayacağımı sordu.

Suç hakkında başkaca detay bilmediklerini, ancak gerek görünümleri ve gerekse anlatımlarından mazbut bir aile olduklarını anladım. Öncelikle cezaevine gidip kızlarıyla görüşeceğimi, sonrasında dosyasını inceleyip kanaatimi söyleyeceğimi anlattım. Kabul etmeleri üzerine hemen cezaevinde tutuklu kadınla görüştüm.

Tahmin ettiğim gibi başörtülü, ağlamaktan yüzü gözü şişmiş bir kadın vardı karşımda. Müştekinin evine düzenli olarak temizliğe gittiğini, hırsızlık yapmadığını anlatıyor, bir yandan da ağlayarak, çocukları üzerine yeminler ediyordu. Suç işlemedim, diyenden daha

fazla bilgi alınamayacağı için dosyasına bakmak üzere Bursa’nın küçük bir ilçesi olan Gürsu Adliyesine gittim.

Dosyasını incelediğimde, kadının temizliğe gittiği evin kapısını, ev sahibi yokken çilingirle açtırıp, evden birkaç altın yüzük ve küçük ziynet eşyası çaldığını; kolluk ve hâkimlik ifadelerinde çilingir ve kalfasının, kadını teşhis ettiğini gördüm.

Tanık çilingir ve kalfasının isimlerini alıp iş yerlerini buldum. Kendimi tanıtıp, bir de onların bildiği kadarıyla olayı dinlemek istediğimi söyledim. Çilingir ve kalfası, saygılı ve mütedeyyin insanlardı. Hemen çay söyleyip oturttular beni. Çilingir, tutuklu kadının, dükkânına geldiğini, anahtarı evde unutup ateşte yemek varken bakkala kadar çıktığını ve evine giremediğini, acilen evinin kapısının açılmasını istediğini anlattı.

“Kadına yardım için kalfamla birlikte aceleyle gittim, kadının gösterdiği evin kilidini açtım.” şeklindeki beyanını, kalfası da aynı şekilde doğruladı.

Kadın ve ailesi hakkında olumlu kanaat edindiğime, kadının çocukları olduğuna; bunun, durumunu daha da zorlaştırdığına dair de konuştuk. Çilingir ve kalfasına, sanığı teşhislerinden herhangi bir şüphelerinin olup olmadığını sorduğumda, teşhislerinin doğruluğundan emin olduklarını söylediler.

Teşekkür edip ayrılırken, mahkemede de tanık olarak dinleneceklerini, en ufak bir tereddütleri olursa bunu mahkemeye bildirmelerini rica ettim.

***

Duruşma günü, sanığın suçu inkâr eden ifadesinden sonra hâkim önce çilingiri tanık olarak dinledi. Kolluk ve hâkimlikte teşhis ettiği kadının bu sanık olup olmadığını sordu. Çilingirin “Kesinlikle bu kadın değildi,” cevabı hem hâkimi hem de beni şaşkınlığa düşürdü. “Peki,” dedi hâkim sakince, “geç arkaya otur.” Kalfayı

tanık bölümüne aldı. Ona da teşhisini sordu. Kalfa da “Kesinlikle bu kadın değildi,” cevabı verince, “Sen de arkaya otur,” dedi ve “Yaz kızım, gereği düşünüldü…” klasiği ile başlayan kararını yazdırmaya başladı: “Tutuklu sanığın bihakkın tahliyesine, yalan söylediği anlaşılan tanıkların tutuklanmalarına…”

Salonda hazır bulunan polise, “Al bunları, tutuklandılar,” deyip, hızlıca cübbesini çıkarıp odasına gitti.

Başımdan aşağı kaynar sular döküldü desem yeridir. Üzerimde cübbe ile hâkimin arkasından odasına girdim. Tanıkların saf ve temiz esnaflar olduğunu, “Bir tereddüdünüz varsa bunu mahkemede dile getirmekten çekinmeyin,” yollu telkinimi abartıp teşhislerinden böylesine keskin dönüş yaptıklarını anlatmaya çalışırken hâkim sözümü kesti: “Bu anlattıklarınız sizin için de suç teşkil ediyor, avukat bey. Biliyorsunuz, değil mi?”

Bilmesine biliyordum da, tanıkların bir bakıma benim yüzümden tutuklanmış olmalarını daha fazla önemsiyordum.

Cübbemi çıkarıp makam masasının önündeki koltuğa oturdum. “Madem hâkim avukat görüşmesi yapamayacağız, iki hukukçu olarak konuşalım. Ben çay içerim.”

Bu pişkinliğim hâkimi de güldürmüştü. Çaylarımızı içerken bir yandan da Türk Ceza Kanununda (TCK) işimize yarayacak bir tahliye maddesi arıyorduk. Bulmamız uzun sürmedi.

‘Gerçeğe dönüş’ diye bir maddeye dayanarak hemen o an yeni bir duruşma açıldı. Tanıklar huzura getirildi. Hâkimin uzun azarlamalarından sonra tanıkların söz söyleyecek nefesi bile kalmadığından, tanıkların beyanıymış gibi, “Önceki teşhislerimiz doğrudur. Bize, kendine ait olduğunu söylediği evin kapısını huzurdaki sanık açtırmıştır. Biz evli ve çocuklu olması gibi nedenlerle ve merhamet hissiyle önceki teşhislerimizden döndük, yalan beyanda bulunduk. Şimdi gerçeğe dönüyoruz,” diye yazdırıp,

her ikisinin de tahliyesine karar veren hâkime teşekkür edip çıktım. Öylesine stres altındaydım ki, sanki on yaş büyümüştüm. Kadının bu suçu işleyip işlemediğini de hiç öğrenemedim.

Bir daha tanıklarla mahkeme dışında konuşmak mı?

Tövbeler tövbesi…

YALNIZ ÖLEN Mİ KURBAN?

0

Ablasının kilitlenen ağzından parmağını güçlükle çıkardı. Bir sandalyeye nefes nefese ilişti. Bir süre can çekişen ablasının hırıltıları kesildiğinde, kocaman açtığı gözleriyle onun kendisini izlemeye devam ettiği hissine kapıldı. Bıçağı vurduğu ilk andaki aynı şaşkın gözler gittikçe donuklaştı; ablasının öldüğüne kesin kanaat getirdi.

İki yaşındaki yeğeninin ağlama sesiyle kendisine geldi. Aceleyle ablasının hareketsiz bedenine ve şah damarına vurduğu ikinci bıçak darbesinin oluşturduğu kan gölüne baktı. Yeğeni odadan çıkar da bu manzarayla karşılaşır endişesiyle, ablasını hemen halıya sarıp bir başka odaya sürükledi.

Bir an önce kaçmak istiyor, bir yandan da yeğenini ne yapacağını düşünüyordu. Önce kapının arkasına takılı anahtarı, sonra yeğeninin bir parça eşyasını aldı. Her ikisini de kapı önündeki paspasın üzerine bıraktı. Biri bu saçma görüntüden şüphelenip daireye girer ve yeğenini korumaya alır diye hesaplamıştı. Sonra bu fikir içine sinmemiş ve kaçarken karşı dairenin ziline basıp uzaklaşmıştı.

Bu kasvetli ve soğuk Eskişehir’den kurtulup hamile eşine kavuşmak için, Mersin’e giden ilk otobüse bilet aldı. Eşiyle helalleşip bir süre kaçak yaşamayı planlıyordu. Uzun saatler sürecek yolculukta düşünmek için oldukça fazla zamanı vardı.

Her kapayışında gözlerinin önüne, ablasına sarılıp öpmesi ve hemen sonrasında, yanında getirdiği bıçağı göğsüne saplaması geliyordu. Ablası en şaşkın bakışlarıyla; “Hüseyin, n’apıyorsun?” diye bağırmıştı.

“Sahi Hüseyin, sen ne yapıyorsun?” Bu gecikmiş soruyu kendime keşke daha önce sorsaydım, diye mırıldandı.

Ablası olanca gücüyle direnmeye başlamıştı. İkinci kez vurmak için kaldırdığında bıçağın kırılmış olduğunu fark etti. İnsan vücudu o kadar da nahif değildi anlaşılan. Gözüne ilişen bir başka bıçağı aldı hızlıca. Mutfakta başlayan boğuşma antreye doğru devam etti. Bu sırada ablası can havliyle sol işaret parmağını ısırmış, bırakmıyordu. Ne de çok acıyordu parmağı!

Parmağını kurtarmak için doğrudan ablasının şah damarını hedef aldı. Bu kez şaşırma sırası kendisindeydi. Bahçe sularken hortumdan gelen coşkun suyun ve seslerin bir benzeri ile karşılaştı âdeta: İki metre kadar uzaktaki duvar kanla yıkanıyordu. Ablasının kısa sürede güçsüzleşip direnemez hâle geldiğini, boş çuval gibi yere yığılmasından anlamıştı. Boylu boyunca yere düşen ablasıyla birlikte yere kapaklandı. Parmağı hâlâ ablasının ağzındaydı. Kilitlenmiş çenesinden parmağını kurtaramıyordu.

***

Ablasını öldürmüş olmanın ağırlığı, henüz yirmi yaşındaki bedenini ezip geçiyordu. Zaman zaman nefes almayı unutuyor, derin iç çekmelerle göğsündeki sıkıntıyı hafifletmeye çalışıyordu. Sonra birden aklına geldi. Ablasını öylesine haklı gerekçelerle, hatta zorunluluklarla öldürmüştü ki, şimdi onları düşünüp ruhunu

cendereden kurtarabilirdi.

Ablası on dokuz yaşındaydı ve yöresel anlayışla evlilik yaşı gelmiş de geçiyordu bile. Kendisinden 10-15 yaş daha büyük bir talibi olmuş, ailesi yaş farkı nedeniyle vermek istememişti. Ablasının ağlayıp sızlamalarından, uzaktan uzağa da olsa talibini görüp beğendiğini ve çok istediğini anlamıştı on yedi yaşındaki Hüseyin. En sevdiği kardeşinin, ablasının gözyaşlarına dayanamadı, ağabeylerine de aldırış etmeyerek anne ve babasına karşı geldi.

“Ablamı bu adama vereceksiniz,” diretmelerine dayanamayan ailesi, bu evliliğe onay verdi. Ataerkil bir ailede henüz on yedi yaşındaki delikanlının babasına söz geçirmesi, konumunu birden aile büyüğüne evriltmişti. Ağabeyleri yaşça ve eğitimce kendisinden üstün olsalar da tarafsız kalmışlardı.

Ablası evlenip Eskişehir’e taşındı. Bir yıl sonra erkek bir bebek dünyaya getirdi. En sevdiği kardeşinin çocuğu elbette en sevdiği yeğeni oluverdi Hüseyin’in kalbinde.

Hüseyin, ağabeyleri gibi İlahiyat Fakültesini tercih etti. Hem okuyor hem de muhafazakâr bir gazetede bulduğu işte çalışıyordu. Arada ablasından haberler alıyor, ziyaretine gidiyor, yeğenini öpüp kokluyordu.

Bu arada, gazetede çalışırken tanışıp sevdiği kızla nişanlandı.

Ardından, henüz öğrenciyken evlendi.

Her şey çok güzel derken bir gün annesi, Hüseyin ve ağabeylerini karşısına alıp; “Kız kardeşlerinin gönlünü komşusuna kaptırdığını, hatta bir gece kocası yokken komşusunda kaldığını” anlatıverdi bir çırpıda. Bu nasıl olur, demeye kalmadan “Sakın babanıza söylemeyin,” diye tembihledi.

Hüseyin ve iki ağabeyi çarpılmış gibi bir müddet boş gözlerle birbirlerine baktılar. Yenilir yutulur bir şey değildi bu. Ne ahlak, ne inanç, ne de içinde bulundukları toplum bunu kabul

etmezdi. İlk şaşkınlıklarının yerini öfke almıştı.

“Nasıl olur?” sorusu “Ne yapmalı?” olarak değişti. Önce kısık sesle, sonrasında giderek artan öfkenin etkisiyle bağıra çağıra ne yapmaları gerektiğini tartıştılar.

İlahiyat mezunu ağabeylerinin din ve şeriat hakkında çok daha fazla bilgisi olduğunu düşündüğünden, konuşmalara pek fazla dâhil olmuyor, sadece dinliyordu Hüseyin.

Birkaç gün sonra büyük ağabeyi, Hüseyin’i bir kenara çekip konuşmak istedi. Konuştular da… Ablasının yaptığının ne denli büyük bir günah olduğunu, zânilerin şeriatta ölümle cezalandırıldığını, bu cezanın uygulanmasının yani ablasının katlinin vacip olduğunu, bunun bir tercih değil zorunluluk olduğunu uzun uzun anlattı ağabeyi. Sonra sadede geldi. “Bak, ben de diğer ağabeyin de evliyiz, hatta çocuklarımız var. İkimiz de atama bekliyoruz. Sen yeni evlisin ve henüz öğrencisin. Allah katına ve kulların arasına başımız dik çıkmamız için ablanı sen öldüreceksin. En çok 5-6 senede çıkarsın. Zaten arada af çıkar, o kadar bile yatmazsın. Cezaevindeyken ailene bakarız, seni harçlıksız ve ziyaretçisiz bırakmayız. Cezanı çeker, aslanlar gibi çıkarsın ailenin ve memleketinin karşısına.”

“İyi, güzel anlatıyorsun da ağabey, bunun tek yolu bu mudur?”

“Budur Hüseyin. İmanın, itikadın sağlamsa tabii.” dedi ağabeyi sağlam bir imanla.

***

Kapıyı açan eşi, Hüseyin’in perişan yüz ifadesinden, yapabileceğinin en kötüsünü yaptığını anlamıştı. Hüseyin hiçbir şey anlatmasa da, bir süredir ağabeyleriyle sıklaşan görüşmelerinden, kadın hissiyatıyla anlayacağını anlamış ama Hüseyin’i durduramamıştı.

Kara haber tez ulaşırmış. O gece büyük ağabeyi Hüseyin’i telefonla aradı. Kız kardeşinin öldürüldüğünü, cenazesini memlekete götüreceklerini, ertesi gün de defnedileceğini söyledi. Sabah erkenden otobüse binip memleketine hareket etti. Terminalde onu karşılayan ağabeyleri sırtını sıvazlayıp “Yüzümüzü düşürmedin,” türünden beylik laflarla Hüseyin’i onore ettiler.

Cenaze defnedilir defnedilmez büyük ağabey, soruşturmanın kendilerine yönelmesinden korkarak hemen kardeşini ihbar etti. Hüseyin o yıllarda yürürlükteki TCK’ye göre en ağır cezayı aldı. Tam yirmi yıl. Ne yargılama sırasında, ne yattığı ilk iki yılda en ufak bir pişmanlık göstermedi. “Yine olsa yine yaparım,” deyip durdu.

Fakat yıllar geçip hem kendisi hem de düşünceleri olgunlaştıkça “İyi ki yapmışım,” dayılanmaları, “Buna hakkım yoktu,” olarak değişti.

*** Hüseyin 8 yıl sonra tahliye oldu.

Cezaevindeyken yıllarca görüştüğü ve iyi dost olduğu avukatıyla zaman zaman bir araya gelir; konuşurlar, tartışırlar, birlikte bir şeyler yer içerlerdi.

Yine böyle bir gün avukatının, “Ağabeylerinle görüşüyor musun?” sorusunu, “Hayır, görüşmüyorum,” diye cevapladı.

“Ağabeylerin dosyanda ihbarcı göründüğü için kızgın olabilir misin?”

Hayır, bu konuyu yıllarca düşündüm. O kadar çok zamanım oldu ki… Aslında kendilerini kurtarmaları için ben de onların ihbarcı görünmesini isterdim, sorun budeğildi.

O yıllarda ben çok gençtim ve yetiştirildiğim Anadolu ortamında kulaktan dolma edindiğim dinî bilgilerle, ablamın namus gerekçesiyle ölmesi gerektiğini düşünüyordum. Buna dinî bir

dayanak da vardı: ‘Katli vaciptir.’ Tüm bunlar o günkü şartlarda bana dikte edilen şeylerdi.

Aynı durumda şu an bir kardeşim, çocuklarımdan biri veya bir genç benzer bir şey için bana gelse, ben kesinlikle böyle bir şey yapmamasını, bunu Allah’ın asla affetmeyeceğini söylerim. Bununla da kalmam, aile bireylerini uyarırım, gerekirse polise, savcıya ihbar ederim. Hatta benzer bir durumda bir arkadaşıma engel oldum. Yıllar sonra bana teşekküretti.

O zamanlar ben ilahiyat okuyordum ama büyük ağabeyim çoktan mezundu, din adamı olarak atama bekliyordu. Yani bu konuları benden çok daha iyi biliyordu ve ben ondan çok etkileniyordum. Olay öncesinde memlekette buluşmuş, konuşmuştuk.

Aslında ağabeylerim benim azmettiricimdir, bilhassa büyük ağabeyim. Bu cinayetin gerekli ve ablamın katlinin vacip olduğunu, yani Allah’ın emri olduğunu söylüyordu. Ben de bu sözlerin etkisinde bu eylemi planlayarak yaptım, hatta büyük ağabeyimle olaydan sonra gizlice Eskişehir’degörüştüm.

Büyük ağabeyim bana böyle bir şeyin gerekli olduğunu, aileme bakacağını, zaten fazla ceza almayacağımı, sık sık af çıktığından kısa sürede cezaevinden çıkacağımı söyledi. Ona karşı bütün kızgınlığımın temelinde bu yatmaktadır.

Bugün töre cinayetlerinin temelinde bir toplum baskısı olduğu gibi yoğun bir dinî baskı da vardır. Aslında din böyle bir şeyi emretmez. Ola ki şeriat ülkesinde dahi böyle bir şey olduğu zaman Kur’an bunu engelleyebilmek için çok ağır şartlar getirmiş, hatta imkânsız hâle dönüştürmüştür. Zina nedeniyle cezalandırılabilmesi için kadınla erkeğin zina yaparken pornografik bir film seyredilir gibi açıkça görülebilmesini, hatta bunun en az dört tanık tarafından izlenmesiniister.

Bunun daha sonraki yıllarda Kur’an’ı defalarca okuyarak,

inceleyerek, başkalarının söylediği saçmalıkları bir kenara bırakarak farkına vardım. Bu noktaya gelmem hiç kolay olmadı. Bizim toplumumuzda kulaktan dolma bir İslam kültürü vardır. Mezhepsel ayrılıklar, cemaatler, tarikatlar vs. insanlara aptal muamelesi yapar. Sizler Kur’an’ı okuyunca anlamazsınız, derler. Kendi sapkın fikirlerini din diyedayatırlar.

Türklerin İslam’a girmesiyle, yüzyıllarca devam edecek tek yönlü bir etkileşim başlamıştır. Törenin kaynağına din büyük etki etmiştir. Hatta din, törenin önüne geçmiştir. İnsanların refahı, mutluluğu, huzuru için gelmiş bir din, insanların hunharca öldürülmesine âletedilmiştir.

Yani bütün kızgınlığım, bütün dargınlığım aslında bu yüzdendir.”

“Cinayetten sonra enişten nasıl davrandı?”

“Tamamen nötr. Ne tasvip ettiğini gösterdi, ne de bir kızgınlık!”

“Peki yeğenin?”

“O zamanlar çok küçüktü. Yetişkin olunca benden nefret etti.

İmkânı olsa o da beni öldürür herhâlde. Haksız da sayılmaz!”